Tefrikacı biz miyiz? Ümmeti biz mi bölüyoruz?

   Ev sahibi olanın hırsız, müdafiin yağmacı, ıslahçının ifsatçı konumunda değerlendirildiği bir kaos yaşıyoruz. Kimin neye göre, hangi ölçüleri temel alarak konuştuğu belli değil. Ölçüsüzlük usulü yegâne usûl addedilmiş ve meseleleri bu çerçevede tahlil etmek âdet haline getirilmiş. Bir takım kavaidin toplamından teşekkül eden ilimlerin muhtevaları değiştirilmiş ve seleften günümüze tevarüs eden kırmızı çizgiler yok olmaya yüz tutmuş durumda… Belli mihrakların İslâm âlemini getirmek için gecesini gündüzüne katıp çalıştığı bu durum, hamiyet sahibi bir kısım mü’minleri oldukça rahatsız edip uykularını kaçırırken, diğer yandan Dünya’sı uğruna dininden taviz vermeyi o kadar da önemsemeyen öteki diyardakileri çok da etkilememekte… Bütün bunlar olurken “Batılın karşısında susmanın dilsiz şeytan işi olduğunu[1] iyi bilenlerin ilmi emanetin namusunu muhafaza adına kükremelerine “Tefrikacılık” yaftasının vurulması şunların hepsinden daha tehlikeli bir garabet… Öyle ya! Siz İslâm ve ilim adına günümüze kadar intikal eden kırmızı çizgileri hiçe sayıp keyfe ma yeşâ’ konuşacaksınız. Öte taraftan baltalanan hassasiyetlerin müdafilerinin, gayret-i imaniye gereği bu duruma kükremeleri “ümmeti bölmek ve vahdeti engellemek” olacak. Hasbunallâh! Hakikaten bu durum, “Ne acayip bir köy ki; köpekler salınmış taşlar bağlanmış dedirtecek bir garabet…” değilse nedir?

Türlü entrikalarla Din-i Mübin’i bozmaya çalışanların adeta slogan haline getirip dillerine doladıkları şu “vahdet” ve “birlik” kavramları, tamamen içi boşaltılmış olmakla beraber kirli emellerine ulaşmak için kullandıkları birer aletten başka bir şey değillerdir. Dünya’lık menfaatleri söz konusu olduğunda kükremiş aslan kesilen bu bihuşlar, Sahabeye her türlü hakareti mezheplerinin aslı olarak gören, Meş’um taassupları gereği türlü yanlış itikadları benimseyen Şia mezhebinin dahi bu ümmetin bir parçası olduğunu kendilerine tahsis edilmiş televizyon ekranlarında arlanmadan söyleyebilmektedirler. Evet, hiç kimse Şia’nın kâfir olduğunu söylemiyor. Zaten bu konu “ma nahnu fih”imizin tamamen dışında bir konudur. Bizim söylediğimiz –yazının ta başında da belirttiğimiz gibi- bu gibi söylemlere Ehl-i sünnetin kendisine mahsus esaslarını müdafaa adına karşı çıkanların, Vahdetten bahseden aynı kişiler tarafından “tefrikacı yahud bölücü” olarak tavsif edilmesidir. Sahiden bu nasıl bir anlayış ve düşüncedir? Bu tavsif, evi tahrib edilen ve malı yağmalanan kişinin savunma adına yaptığı feryatlara karşı “Gürültü yapıp etrafını rahatsız ediyorsun” denilmesinden farksız, akıllara durgunluk verecek bir ucubedir. Kendi batıl inançlarını topluma dayatmak için bu tür sloganlara sarılanlar, bu meyanda akıllara gelen bazı sorulara cevap vermek zorundadırlar.

1)- Bilindiği üzere Peygamber Aleyhissalatü vesselam “Sizden her kim benden sonra yaşarsa birçok ihtilaflara şahid olacaktır. Benim ve raşid halifelerin sünnetine sarılın. Onlara çok sıkı tutunun. Yeni çıkmış bir takım işlerden sakınınız. Zira her yeni çıkan bidattir ve her bidat de dalalettir.[2] Buyurmuştur. Bu hadiste anlatılmak istenen nedir? Hadiste anlatılmak istenen, Nübuvvet asrından sonra temiz bir şekilde sahabenin diğer nesil’e aktardığı akide ve inançlarda bir takım bozukluklar olacağı, bir takım nevzuhur şeylerin İslâm’a sokulmaya çalışılacağı değil midir?[3] Ve Efendimiz Aleyhissalatü vesselam neden bundan son derece sakındırmış ve ille de sünnete sarılmamızı emretmiştir?

2)- “Ahir zamanda birtakım yalancı deccaller olacaktır ki; Ne sizin ve ne de babalarınızın işitmemiş olduğu bir takım sözleri sizlere getireceklerdir. Sizleri saptırıp fitnelendirmemeleri içün kendinizi onlardan uzak tuttuğunuz gibi onları da sizden uzak tutun.[4] Hadiste bahsedilen kişiler İslâm ile alakası olmayan Budistler, Hindular, Zerduştler, Dürzîler midir? Yoksa Müslüman kimliği taşıyan fakat yanlış inanca sahip olan kişiler midir? Ayrıca Efendimiz Aleyhissalatü veselam neden bu hadiste onlarla beraber olup birlik olunuz. Onları yabana atmayınız. Zira onlar bu inançlara sahip olabilirler. Ama sonuçta mü’min olmaları açısından sizin kardeşinizdirler. Bu yüzden sakın onları terk edip ümmetim arasında oluşacak bir dağılma ve tefrikaya sebep olmayın! buyurmadı da, tam aksine calib-i dikkat olan tek taraflı bir uzaklaşmayı dahi kabul etmeyerek onları da kendimizden uzak tutmamıza yönelik emir buyurmuşlardır? Allah Teâla’nın “Ayrılığa düşmeyiniz”[5] emrini bize ulaştıran ve tavsiye eden aynı peygamber değil midir?

3)- “Her kim hidayete çağırırsa hiçbir şey eksiltilmeksizin kendisine tabi olanların ecirlerinin benzerini de alır. Her kim de dalalete/sapıklığa çağırırsa hiçbir şey eksiltilmeksizin kendisine uyanların günahlarının mislini alır.”[6] Hadiste bahsi yapılan dalalet kelimesi lügat anlamı itibarı ile “Yoldan sapma, kaybolma” gibi anlamlar taşır. Bu umumi mana hak yoldan sapmış İslâm’ın dışındaki sair dinlere mensup kişileri kapsayabileceği gibi, Müslüman olup Sahabe’nin Kur’an ve Sünnet anlayışı manasındaki Ehl-i sünnet inancından başka itikadlara kaymış kişileri de kapsamaz mı? Kapsamıyorsa neden? Buna ne gibi bir engel vardır?

4)- Ümmetimden bir taife hak üzere yardım olunmuş olacaklardır. Allah’ın emri gelinceye dek onlara karşı çıkanlar onlara zarar veremeyeceklerdir.[7] Hadiste geçen “Ümmetimden” ifadesi bizlere ümmetin içerisinde her zaman Sahabe inancını ayakta ve canlı tutacak birilerinin bulunacağını anlatıyor. Hak tabiri bilindiği gibi nisbî bir tabirdir. Yani Batılın mukabilidir. Dolayısıyla bu hadis bize ümmetin içerisinde şu inanç dışındaki akidelerin batıl olduğunu bildirmiş olmuyor mu?

5)- “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir tanesi hariç hepsi ateştedir. (Sahabi) kimdir o dedi: (Efendimiz cevaben) “ Bu gün benim ve Ashabımın yolunda olanlar. Buyurdu.”[8] Hadiste, ayrılan bu fırkaların dinin dışında olmadıklarına bilakis onların da Müslüman olduklarına delalet vardır.[9] Aynı şekilde, bu hadiste ehl-i sünnet inancına sahip olanların ayrıcalığı açıkça bildirilmektedir. Yani zannedildiği gibi İslâm, her ne itikada sahip olursa olsun karma bir din mi tavsiye ediyor, yoksa amel veya akide noktasında çerçevesi belirlenen belli bir daire içinden çıkmamayı mı? “Cemaate sarılın”[10] şeklinde ki Nebevi haber hangi manayı vurgulamaktadır?

6)- “Muhakkak ki Allah Teala ümmetimi dalalet üzere toplamaz. Allahın eli Cemaatin üzerindedir. Herkim tek kalırsa Ateşte de tek kalır.[11] “Her kim bir an dahi olsa cemaatten ayrılırsa muhakkak ki İslâm’ın zimmetini boynundan çıkarmıştır”[12] gibi hadisler neden bahsetmektedir. Burada bahsedilen cemaat nasıl bir şeydir ki; kendisinden ayrılan İslam zimmetini boynundan çıkarmış olmaktadır? Yoksa bu, Allah Teala’nın Mü’minlerin tuttuğu yolun gayrisine uyanlara yönelttiği cehenneme atılma tehdidine[13] paralel bir şey midir?

7)- “ Bu ilmi(n sancağını) her asırdan adil olan kimseler taşır. Ondan, aşırıya gidenlerin tahriflerini, yanlışa sevkedenlerin aşırmalarını ve cahillerin te’villlerini nefyederler.”[14] Bu hadiste yine Müslüman olan bazı kimselerin yeri geldiğinde muharrif; yani dinde bulunan bazı esasları oldukları asıl şeklinden değiştiren kimseler olabileceği, bazen bu kişilerin kendilerine aid olmayan bir kısım sözleri aşırıp kendilerininmiş gibi gösteren müntahilller olabileceği ve bazende bunların ayet ve hadisleri bozuk yorum ve inançları ile tevil eden müevviller olabileceği anlatılmıyor mu? Öyleyse bu gibi hareketlere dur diyen ilmin hakiki sancaktarlarına vurulan bu yaftanın manası nedir? Peygamberin övgüyle bahsettiği bu şahıslar ne zamandan beri ve kimlerin demesiyle tefrikacı addedilebiliyor?

8)- “ Muhakkak ki Allah Teâlâ bu ümmet için her yüz yılın başında (ümmetin) dinini yenileyecek birini gönderecektir.”[15] Hadiste bahsi yapılan ve bütün bir ümmet tarafından müceddit olarak telakki edilen bu zat niçin gelmektedir? Mademki her kesimin ve zümrenin kendisine aid bir takım düşünceleri ve inançları vardır. Bu inançların hepsi ümmete ve İslama aittir. Ve saygıya şayandır. Öyleyse Allah teala’nın böyle karma inançları ile yine de bir olması gereken İslam ümmetine bir önceki hadiste geçen vazifeleri yerine getirmesi üzere müceddit diye vasfettiğimiz zatı bir ayrım yapma görevi ile neden göndermektedir? Ve bu zatın gönderildiği zamandaki ümmetin dininden çıkardığı şeyler nelerdir? Aynı Allah Azze ve Celle “Ayrılığa düşmeyiniz” emrini vermekle beraber bu şekilde İslam’a girmiş bazı şeyleri ayıklayıp hakiki İslamı ortaya çıkarması suretiyle bu zatı göndererek bir ayırım mı yapmaktadır? Yoksa Allah Teâlâ’nın birlik olmamızı istediği bir nokta mı vardır? (Ehl-i Sünnet inancı gibi…)

9)- “Kaderiyye bu ümmetin mecusisidir. Şayet hastalanırlarsa ziyaret etmeyiniz. Ölürlerse Cenazelerine gitmeyiniz!”[16] Hadiste kaderin olmadığını söyleyen “Kaderiye” bu ümmete nisbet edilmekle beraber açıkça zemmedilmektedir. Söz gelimi Şia’nın bu ümmetten bir parça olduğunu ve ümmetin vahdetini düşünenler kalkıp bu hadisten yola çıkarak “Peyagamber Aleyhisselam kaderiyeyi zemmetmiştir. Ancak zemmederken dahi bu ümmetin Mecusileri olduğunu ikrar etmiştir. Öyleyse onlar da bu ümmetten bir parçasıdırlar. Dolayısıyla dışlanamazlar” diyerek Peygamberin hastalanmaları durumunda ziyaretlerine gitmemek ve öldüklerinde cenazelerine gitmemekle emrettiği yerde kendilerince uydurdukları ve dillerine doladıkları vahdetten bahsedebilirler mi?

10)- Abdullah İbn Ömer (Radıyallahu Anh)’e “Ey Eba Abdi’r Rahman! Bir kavim var ki; Kur’an okuyorlar ve ilmi takip ediyorlar (ilmî araştırmalar yapıyorlar) ve Kader yoktur, iş anîdir diyorlar” şeklinde kader yoktur diyenler hakkında görüşü sorulduğunda “ Onlarla karşılaşırsan onlara “Ben onlardan uzağım ve onlar da benden uzaktırlar diye haber ver, Allah’a yemin olsun ki şayet onlardan birisi Uhud dağı kadar altını infak etse kadere iman edinceye dek ondan bu (infakı) kabul edilmez” buyurmuştur.[17] Şimdi bu hadisede olan bitenler aslında haklının şahididir. Abdullah İbn Ömer

“Ayrılığa düşmeyiniz” emrini Kur’an-ı Mübinden işittiği ve bildiği halde neden şu ümmetin bir parçası(!) Olan, sair mü’minler gibi Kur’an okuyup ilmi araştırmalar yapan bu kesim hakkında onlardan beri olduğunu söylemekle yetinmeyip, mesafenin budunu uzaklaştırmak için onlarında kendisinden uzak olduğunu ifade ederek bir ayırım yapmıştır. Bu bizim vahdetçilerin anlayışına zıt değil midir? Yoksa Abdullah İbn Ömer (Radıyallahu Anh) –hâşâ- katı bir tutum mu sergilemiştir? Son olarak söylediği cümle bunun bir şahidi kabul edilebilir mi?

Soruların, benzerleri ile beraber çoğaltılması mümkündür. Ancak akıllıya bir işaretin yeteceğini bilenler için lüzumsuzdur. Kendilerini ümmetin vahdeti ve birliğine adamakla birlikte, bizleri ümmeti bölen ve parçalayanlar olarak ilan etmiş zevata bu şekilde bazı sorular sormak istedik. Eğer bizi buna layık görür iseler tabi.. Son olarak belirtelim ki, her türlü kötü vasfı alma pahasına, Seleften bize eğrilmeden ve bükülmeden tevarüs etmiş ehl-i sünnet itikadını, Allah’ın bize tanıdığı imkân nisbetinde müdafaa edeceğiz. Bu uğurda tekerine çomak, ayağına çelme olduğumuz zevattan, geçici olarak vermiş olduğumuz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz. Geçici dedik zira onlar da bir gün İnşallah doğruyu bulup Ehl-i Sünnet olacaklardır.

[1] Şerhu’n Nevevî Âlâ Müslim, 2/20

[2] Ebu Davud, Sünen, Kitabu’s Sünne, Babun fi luzumi’s Sünne 4609

[3] Mirkatu’l Mefatih Şerhu Mişkati’l Mesabih, Ali el Kârî, Kitabu’l İman, Babu’l İ’tisam bi’l Kitabi ve’ssünne 1/335

[4] Müslim, es-Sahih, Mukaddime, Babu’n Nehy ani’r Rivayeti ani’d Duafa… No:7

[5] Kur’an, Al-i İmran 103

[6] Müslim, es-Sahih, Kitabu’l İlm, 47 Babu Men senne…

[7] İbn Mace, Sünen, Mukaddime No:10

[8] Hâkim 1/218 No:444, İbn Asakir 13/98 Bkz. Camiu’l Ehadis, Celaleddin es Suyûtî -Harfu’s Sin- No: 13180

[9] El-Beyhâkî, es-Sünenü’l Kübrâ (el-Cevheru’n Nakiyy ile) Kitabu’ş Şehadât 65, (49. Bab) 10/208

[10] Suyûtî, a.g.e. 1/363

[11] Et-Tirmizî, Sünen, Kitabu’l Fiten, Lüzumu’l Cemaa No: 2167

[12] El-Beyhaki, es-Sünenü’l Kübrâ, Kitabu Kitali Ehli’l Bağy, Babu’t Terğib fi luzumi’l Cemaa No:17557 8/157 Aynı hadisin “Her kim cemaatten bir an dahi ayrılır ve ölürse muhakkak cahiliye ölümü ile ölmüştür” rivayeti de vardır. Bkz. Buhari, es-Sahih, Kitabu’l Fiten 96 No: 6646, Müslim, es-Sahih, Kitabu’l İmare 33 No:1849

[13] Kurân, en-Nisa 115

[14] Et-Taberânî, Müsnedü’ş Şamiyyîn, 1/344, No:599

[15] Ebu Davud,es- Sünen, Melâhim 38, No:4293

[16] Ebu Davud, es- Sünen , Kitabu’s Sünne 34 No: 4691

[17] Et- Tirmizi, Kitabu’l İman No: 2610

ÖMER FARUK KORKMAZ HOCAEFENDİ – DİRAYET DERGİSİ

SEÇME VİDEO

3 Yorum

Yorum Yap
  1. Allah razı olsun müthiş bir yazı

  2. Amin.Ben de şunu eklemek istiyorum:Ehl–i sünnet müslümanlar için, özellikle deniyor ki, İslam ilk geldiğinde,müşrikler putlara tapınmayı atalarından görmüşler,tevhidi kabul etmemişler.”Biz atalarımızdan böyle gördük.” deyip İslamiyet’e girmemişler.Onları örnek gösterip bizler için de aynı şeyleri söylüyorlar.Sanki yeni bir din gelmiş ve bizler de o dine ve peygambere uymuyormuşuz gibi birşey ima ediyorlar adeta.Sırf alimlerimizin bize öğrettiği şekliyle inanmamızı sindiremiyor,yeni düşünceler,bakış açıları getirmemizi bekliyorlar.Tamam da o zaman gerçekten de tefrikanın alasını yaşamaz mıyız?Herkes kendine göre dini yorumlasın,olur mu böyle birşey?Okuduğumuz şiirden bile herkes kendi çapında anlamlar çıkarıyorken dinde bu nasıl söz konusu olacak?Üstelik biz mi dini ilimde daha ileriyiz yoksa Peygamber Efendimiz’e sallallahu aleyhi vesselam hem yakın hem de O’nun soyundan gelen yüce şahsiyetler mi?Şu zamanda ecdada sövmek adet olmuş,onlara da rahatlıkla dil uzatabilir hale gelmişler.Bugün Ebu Hanife’nin, İmam Şafi Hazretleri’nin ilmi kimde var?Ayrıca ehl–i sünnet İslam’ın özüdür.Diğer fırkalar sonradan çıkmış ve ayrılıklar o zaman başlamıştır.Bunları diyenler öncelikle diğer fırkaların nasıl ve ne zaman çıktıklarına baksınlar,o zaman yorum yapsınlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

ihvanlar.net EHLİ SÜNNET MÜDAFAA HATTI © 2015 YASAL UYARI: Sitemizde bulunan www.ihvanlar.net imzalı yazılardan alıntı yapılması halinde sitemiz kaynak belirtilmelidir.