Miraç ve İsra Mucizesi

Yüce Allah buyuruyor:
   O sübhân (noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah), gecenin bir kısmında kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Kuşkusuz O (Allah), her şeyi işitendir, bilendir. (İsrâ, 1) 
   Son peygamber Hz. Muhammed’in en büyük mûcizelerinden biri de Mîrac olayıdır. Mîrac’ın, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya kadar olan kısmına İsrâ, Kudüs’ten sonra yedi kat gökleri ve madde ötesi âlemleri kapsayan kısmına da Mîrac denir.
   Hz. Muhammed’in gecenin bir kısmında Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gittiği âyet-i kerîme ile sabit olduğundan, isrâyı inkâr eden dinden çıkar, kâfir olur. Kudüsten göklere ve madde ötesi âlemlere gittiği de sahih hadîs-i şeriflerle sabit olduğundan, mîracı inkâr eden de sapık olur. Melekler gibi madde ötesi nurdan değil de madde âlemindeki toprak maddelerinden yaratılan Hz. Muhammed’in çekim, fizik ve biyoloji gibi fıtrat (doğa) kanunlarını ve ışık hızını aşıp yedi kat göklere ve madde ötesi âlemlere ulaşması, ancak Allah’ın kudreti ile olduğundan,
   Âyet-i kerîme Yüce Allah’ın sonsuz ve sınırsız kudretinin simgesi olan Sübhâne ile başlıyor, mîracın ilâhî bir mûcize olduğu vurgulanıyor ve Peygamberimiz (s.a.v.) açısından da bir seyr-i sülük (manevi yolculuk) ve ödüllendirme olduğuna işaret ediliyor.
Mîrac olayı ne zaman ve nasıl oldu?
   Nübüvvetin 10. yılında Ebû Tâlib’in ve ondan üç gün sonra da Hz. Hadîce radıyallahü anhâ’nın vefatı ile Peygamberimiz (s.a.v.) için en zorlu günlerin başlangıcı oldu. Özellikle Ebû Tâlib’in yerine Ebû Leheb Kureyş’in reisi olunca, müşrikler Mekke’de terör estirmeye ve müslümanlara korkunç işkenceler yapmaya başladılar.
   Mekke’de tebliğ görevi engellenen Peygamberimiz (s.a.v.), Zeyd İbni Hârise ile Tâife gitti ve bir ay kadar onları İslâm’a davet etti. Ne yazık ki içlerinden tek bir kişi bile îman etmediği gibi üstelik Peygamberimiz (s.a.v.) ile Hz. Zeyd’e taşlar atıp hakaret ettiler.
   Peygamberimiz (s.a.v.) çaresiz yine Mekke’ye döndü ve Allah yolunda her çeşit hakaretleri sineye çekerek gizlice tebliğ görevine devam etti. Bir gün müşrikler Allah’ın (c.c.) Habibim! dediği Peygamberimizi (s.a.v.) çok üzmüşler ve mübarek gönlünü incitmişlerdi. Çok yorgun olan Peygamberimiz (s.a.v.) o gece Ümm-i Hâni’nin evine gitti ve hemen yatıp hafifçe uykuya daldı.
İsrâ
   Allah (c.c.) Cebrâil’e: “Ya Cebrâil! Hemen dünyaya git, yorgun ve üzgün olan habibimi getir de benim mülk ve melekût âlemlerimi görüp gönlü hoş olsun” buyurdu.
   Hz. Cebrâil cennetten Burak adındaki hayvanı alıp Ümm-i Hâni’nin evine geldi, Allah’ın (c.c.) davetini iletip Peygamberimizi (s.a.v.) kutladı ve birlikte Kâbe’nin yanına geldiler.
   Melekler bıçaksız, kansız ve ağrısız bir şekilde Peygamberimiz (s.a.v.) in göğsünü yarıp kalbini çıkardılar ve içini zemzem suyu ile yıkayıp nur ve îmanla doldurdular.
   Peygamberimiz (s.a.v.) cennetten getirilen Burak’a bindi, sağında Hz. Cebrâil, solunda Hz. Mîkâil, önünde ve ardında saf saf melekler olduğu halde mânevî bir merasimle Kudüs’e geldi ve Mescid-i Aksâ’nın karşısındaki bir kayaya Burak’ı bağladı. (Emevî halifelerinden Abdülmelik bin Mervan bu kayanın üzerine Kubbet-üs-sahra denilen mescidi yaptırdı). Peygamberlerin ruhları (aleyhimü’s-selâm) Mescid-i Aksâ’da Peygamberimizi karşılayıp “hoş geldin” dediler ve mihraba geçip iki rek’at namaz kıldırmasını rica ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Âdem’e, Hz. Nûh’a ve Hz. İbrahim’e “siz kıldırın” diye teklif etti ama onlar “sen varken biz öne geçemeyiz” deyince, mihraba geçti ve iki rek’at namaz kıldılar.
Mîrac
   Gökler arası yolculuğa Burak’ın bağlandığı kayanın üstünden başlandı. Peygamberimiz (s.a.v.) “mîrac” denilen yürüyen mânevî bir merdivenle ya da Hz. Cebrâil’in kanatları üstünde melek hızı ile birinci göğün kapısına geldiler. Hz. Cebrâil’in isteği ile görevli melek kapıyı açınca, melekler “hoş geldin” diye coşku ile karşıladılar, mîracını kutladılar ve Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte iki rek’at namaz kıldılar.
   Gökler arası yolculuğa devam edildi. Peygamberimiz (s.a.v.) ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kattaki melekler tarafından da aynı coşku ile karşılandı ve imam olup her gökte meleklerle birlikte ikişer rek’at namaz kıldı.
   Peygamberimiz (s.a.v.) ayrıca birinci gökte Hz. Âdem, ikinci gökte Hz. İsa ile Hz. Yahya, üçüncü gökte Hz. Yûsuf, dördüncü gökte Hz. İdrîs, beşinci gökte Hz. Hârûn, altıncı gökte Hz. Mûsa ve yedinci gökte Hz. İbrahim ile görüşüp sohbet etti.
   Birbirinden milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki gökler ve galaksiler arası yolculuktan sonra, madde ötesi âlemlere yolculuk başladı.
Yüce Allah buyuruyor:
   Andolsun ki onu (Cebrâil’i), bir defa daha (aslî suretinde) Sidretü’l- Müntehâ’nın yanında gördü. Cennet’ül-Me’vâ da onun yanındadır. (Necm, 13-14-15)
   Yedi kat göklerden sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Cebrâil ile birlikte, “Âlem-i gayb” (gizlilik âlemi) ile “Âlem-i şuhud’u” (görünen âlemleri) birbirinden ayıran ve Hz. Cebrâil’in de mâkamı olan Sidretü’l-Müntehâ’ya geldiler. Sidretü’l-Müntehâ, varlıklar âleminin sonu olduğu için en son ağaç anlamında oraya Sidretü’l-Müntahâ ve ondan sonraki âlemlere de gayb (gizliklik) âlemi denir.
   Cebelitârık boğazında Atlas Okyanusunun suları ile Akdeniz’in suları
birbirine karışmadığı gibi, Gayb âlemindeki varlıklar Sidretü’l-Müntehâ’ya inemez, Sidretü’l- Müntehâ’daki ve göklerdeki varlıklar da gayb âlemine çıkamazlar.
   Sidre-i müntehâ’ya gelince Hz. Cebrâil aslî suretine dönüştü, Peygamberimize (s.a.v.) veda etti ve: “Ya Muhammed! Bir karış ileri geçersem yanarım!” diye mâkamını aşamayacağını haber verdi.
   Peygamberimiz (s.a.v.) garip garip ve hüzünlü bir şekilde Hz. Cebrâil’e bakarken, Yüce Allah “Refref” adında dünyada eşi olmayan bir cennet yatağı gönderdi ve Peygamberimiz (s.a.v.) onun üzerinde Cennet’ül-Me’vâ’dan başlayarak sekiz cenneti gezdi.
Sonra?
   Peygamberimiz (s.a.v.) seyr-i sülûküne (mânevî yolculuğuna) devam etti. Hiçbir peygamberin ulaşamadığı ve Hz. Cebrâil gibi kutsal bir meleğin, “ileri geçersem (mânevî feyizlere dayanamam) yanarım!” dediği gayb âleminin o kutsal mâkamlarını cezbe-i ilâhî ile aştı.
   Peygamberimiz (s.a.v.) beşeriyetten arınıp mânevî mâkamların zirve noktasına ulaşınca, bütün letâifleri ve hücreleri Allah Allah diye yanınca ve nûrânî perdeler de bir bir aradan kalkınca!.. “Et-tehıyyatü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t-tayyibât” (söz, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler sadece Allah’a aittir. O’nun hakkıdır) diye âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) hamdü senâlar etti.
Allah (c.c.) buyurdu:
“Es-selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh” (Ey şanı yüce peygamber! Allah’ın selâmı (selâmeti), rahmeti ve bereketleri sana olsun). Peygamberimiz (s.a.v.), Allah’ın selâmından ümmetinin de yararlanması için, “Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” (Selâm, bizim ve Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun) dedi. Bunun üzerine Mele-i-A’lâ’daki melekler aşka gelip, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh” dediler.
Yüce Allah buyuruyor:
Allah kuluna (Muhammed’e) dilediğini vahiy ile bidirdi. (Necm, 10) Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) arasında vahiy denilen gizli, sessiz, harfsiz, kelimesiz, zamanla sınırlı olmayan ve yüzbinlerce yıllara sığmayan konuşmalar oldu ve Allah (c.c.) Peygamberimize (s.a.v.) pek çok gizli sırların şifrelerini verdi.
Dünyaya dönüş
   Yüce Allah habibim! dediği sevgili Peygamberimizi iki hediye ile tekrar dünyaya, ümmetine gönderdi. Bu iki hediyeden biri Bakara Sûresinin son iki âyeti, diğeri de beş vakit namazdır.
   Peygamberimiz (s.a.v.) madde, zaman, mekân, sınır, yön ve ses olmayan Âlem-i gayb’dan Sidretü’l-Müntehâ’ya, Hz. Cebrâil’in yanına ve oradan
   Hz. Cebrâil ile birlikte önce Kudüs’e ve sonra Mekke-i Mükerreme’deki Ümm-i Hâni’nin evine geldi.
   Mele-i-A’lâ’daki melekler aşka gelip, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh” dediler ama, Ne yazık ki ortaçağın da gerisinde yarı vahşi canavar hayatı yaşayan, leş yiyip, kan içen ve öz kızlarını diri diri toprağa gömen Mekke müşrikleri Peygamberimiz (s.a.v.) in mîracına inanmayıp inkâr, hatta alay ettiler.
Ahmet Tomor Hoca – ihvanlar.net

PAYLAŞ