Ahmet Yaşar Hocaefendi kimdir

AHMET YAŞAR HOCAEFENDİ KİMDİR – REYHAN DERGİSİ
AHMET YAŞAR HOCAEFENDİ İLE TASAVVUFA DAİR…
Mülâkat: Abdurrahman KAYA – Murat USTAKURT
Muhterem Hocam sohbetimize tahsil hayatınıza adım attığınız günlere giderek başlayalım. O dönemdeki imkânlar, hocalarınız… Bu hususlarda bizleri bilgilendirebilir misiniz?
Evet. Of’un Ballıca (Melinos) köyünde ailenin tek erkek evladı olarak dünyaya geldim. Babam ilme ve ilim ehline hürmet ve hizmeti olan ve birçok müderris yetiştirmiş bir aileden geliyordu. Çok iyi derecede Arapça ve Farsça lisanlarını biliyordu. Tahsil hayatıma ilk adımı onunla attım. Dört yaşlarımda hasta yatağında yatarken bana Kur’an okutmaya başladı. Beş yaşıma geldiğim vakit Kur’an-ı Kerim’i yavaşça okumaya başlamışım. Ben altı yaşında iken de babam rahmetlik oldu. Biz dördü kız olmak üzere beş kardeş annemizin korumasına kaldık.
Tam bir Osmanlı hanımefendisi olan annem ilme çok meraklı olduğundan bizi okutmaya azami gayret sarf etti. Bizim dedemizin babası da müderris olarak hayatını geçirdiği için evimizde bir oda dolusu kitap vardı. Annem bu kitapların sahipsiz kalmasını istemiyordu. Ama maalesef dedemin kitapları o devirlerdeki baskılar yüzünden evden kaçırıp gizledikleri yerde olumsuz şartlar sebebiyle tahrip oldu, bir kısmı ise emanet alanlar tarafından geri getirilmedi ve bu kütüphaneden bana hiç bir kitap kalmadı.
Gerek annem gerekse diğer bazı köylüler okumamız için Dernek nahiyesinden Süleyman ÇIKRIK isminde bir Hocaefendi’yi getirdiler. Bu arada ilim tahsil eden beş arkadaş olduk.
Köyümüzün medresesi (Melinos Medresesi) Trabzon’daki ilk medreselerden. Çok sayıda âlim yetişmiş buradan. Bizim okumaya niyet ettiğimiz yıllarda çok harab bir haldeydi. Malum, dinî tahsil yasak. Medreseler kapatılmış, harab-bîtab. Biz Medreseyi neredeyse baştan aşağı onardık. Döşemeleri kendi imkânlarımızla yenilemeye çalıştık. Fakat geniş imkânlar yoktu o zaman. Hiç unutmam bazı zamanlar ders yaparken alttan gelen rüzgâr yerdeki kilimi hareket ettirirdi. O günkü şartlarda elimizden bu kadar geliyordu.
Süleyman ÇIKRIK Hocaefendi’den sonra köyümüze Çaykara’nın Hopşara köyünden meşhur müderris Süleyman SULA Hoca’yı getirdiler. Kur’an-ı Kerim, biraz tecvit ve sarf derslerini ondan okuduk. Bu arada hocamızın hanımı rahmetlik oldu ve hocamız, çocukları küçük ve annesiz kaldığı için, mecburen köyüne döndü.
Bu iki hocamızın köyden ayrılmasından sonra köylü bizleri okutmak için ne kadar hoca aradılarsa da bulmaya muvaffak olamadılar. Buldukları hocaların bazıları geldi fakat kısa bir müddet sonra köyden ayrıldılar. Bunun üzerine köyün ileri gelenleri tekrar Süleyman SULA efendiye ısrar etmek üzere Hopşera’ya gittiler. Bu arada Süleyman Hocaefendi kendi köyünde ders okutmaya başlamıştı. Bu sebeple talebelerini bırakamayacağını söyledi. Ve gelenlere Şur köyünde Muhammed SULA isminde bir Hocaefendinin çok iyi bir âlim olduğunu ve yasak dönemlerde 19 sene Kars’ın Pendivan köyünde hocalık yapıp orada birçok talebe okutup bir kaç tanesini de icazet alacak seviyeye kadar getirdiğini, eğer bu hocayı alabilirseniz bu çocukları okutabilirsiniz, der. Ve hocanın şu anda Kars’tan izine geldiğini belki de hala geriye dönmemiş olabileceğini söyleyerek hemen Şur köyüne gitmelerini ve hocayı aramalarını söyler.
Muhammed SULA Hoca ile Tahsil Hayatı
Tâbii ki bu günler fetret dönemleri idi. Değil Arapçanın elifbanın dahi okunmasının yasak olduğu günlerdi. Bu sebeple köylüler biz bunları nasıl okuturuz diye meşveret ettiler ve bazen yatsı namazından sonra bazen sabah namazından sonra değişik evlerde ve saatlerde büyük çile ve meşakkatler içerisinde hocamızın fedakârlıkları ile okumaya başladık.
Hocamızın yaptığı bu fedakârlıklara karşı çevre komşulardan bazıları hasetlik ettiler, kimileri hocamızı karakola şikâyet ettiler, kimileri de biz hoca tutacağız da filâncılar mı okuyacak öyleyse biz hoca tutmayalım kararına vardılar.
Hocamıza 5 lira aylık veriliyordu. Annemiz bu işe tahammül edemeyip yine ders okuyan 5 talebenin velilerine giderek ben kimsesizken hocanın aylığının 1 lirasını veririm der. Bunun üzerine diğer talebe sahipleri de ‘Biz de 1 er lira verelim de hocayı göndermeyelim.’ derler. Hocamıza ısrarla bu teklifi kabul ettirirler. Bunun üzerine hocamız mahalledeki medresede kalarak vazifesine devam eder. Derslerimizi belli zamanlarda evimizin yanındaki seranderin altında yeraltı gibi bir odada hocamızla beraber okumaya başladık. Bir müddet burada derslere devam ettik. Daha sonra derslerimizi medresede okumaya başladık.
Kendisi ilim yolunda çok gayretli bir hocaefendi idi. Bizlere ders verdiği müddetçe (hemen hemen 20 sene) belki de köyden dışarı hiç çıkmamıştır. Of’a dahi inmemiştir. Cenaze namazlarına bile “İlim farz-ı ayındır; cenaze ise farz-ı kifayedir.” diyerek gitmediğine şahidim.
Hocamızın icazet vermesi ile on yedi sene süren ilim tahsilimizi tamamladık. Fakat ilmi tahsilinin sonu olmadığı için bir yandan ilim tahsiline devam ederken bir yandan da köyümüzün orta mahallesinde fahri imamlık görevine başladık. Bu arada Hocamız rahatsızlandı. Fakat yine de medreseden ayrılmak istememişti. “Ben talebelerimin arasında ölmek isterim.” derdi. O günlerde okuttuğu talebeleri de bize gönderdi. İlk dönem orta mahallede dört sene talebe okuttum. İki sene köyümüzde hizmetten sonra köy halkının talebeye karşı hasetlikleri sebebi ile köyden ayrılmaya ve Yemişalan köyüne gitmeye mecbur kaldık. Burada üç sene ders okuttuk. Buradan tekrar ilk vazife yerim olan orta mahalleye döndüm. Burada okuttuğumuz talebelere icazet verdim. Orta mahallede beş sene kaldıktan sonra Of’un Çamlı Kaban mahallesinde de beş sene kalarak talebe okuttuk. Buradan tekrar Yemişalan köyüne dönerek iki sene hizmet ettim.
Sıkıntılı Günler
O günler dinî tahsile kesinlikle göz yumulmayan günler. Jandarma kimseye nefes aldırmıyordu. Ders yaptığımız zamanlar her zaman bir baskın yiyeceğiz diye endişe içerisinde olurduk. Köyümüzün bazı tepelerinde nöbetleşe beklerdik. Yolda bir atlı görecek olsak hemen birbirimize haber salar. Tedbir almaya başlardık. Bu husustaki bir hatıramı anlatayım: nöbetçiler vazifesini tam yapmamış olacak, bir seferinde baskına uğradık. Arkadaşların kimi kapıdan kimi pencereden kaçtı. Ben hiçbir yere gidemedim. Memurlar içeri girdiler. Baktılar, zabıt tuttular. Hocayı götüreceğiz dediler. Köylü bu işe razı olmadı. Onlar da epey ısrarcı oldular. Bizim mollalardan bir hacı Ahmet vardı. “Siz hocayı illa götürecek misiniz! Götürün ama önce şu pencereden dışarıya hele bir bakın” dedi. O devirde talebelerin dikkatleri dağılmasın diye medreselerin pencereleri dışarıdan yapılırdı. Onun için memurların dışarıdan haberleri yok. Bir de baktılar ki bütün köylü kapıda. Kalabalık onları caydırdı. Fakat yine de hemen pes etmediler. Her birimizden birer Of kabağı istediler. Bizler de getirdik, aldı gittiler. Unutmam ben o zamanlar akranlarıma göre küçüktüm. Kabağı zor taşımış hatta yere düşürmüştüm.
En çok sıkıntı çektiğimiz mevzulardan biri de kitaptı. O devirlerde bu günkü gibi rahat kitap bulmak yoktu. Ders okurken on beş kişiye bir kitap düşüyordu. Biz de kitabı alır on beş günlük dersimizi yazar diğer arkadaşa verirdik. Gündüz ders var mecbur gece yazardık tabi. Yazardık da gaz yok, ışık yok. Biz de ormandan çalı çırpı toplar, yakar onun ışığından istifadeye çalışırdık. Bir gün yine böyle kitabı aldım. Gece ateşi alevlendirdim yazmaya başladım. Ama ateş hemen sönüyor. Bir daha… bir daha… ateş alevlenip sönüyor. Yan tarafımızda oturan yaşlı bir nine vardı. Allah rahmet eylesin. Pencereden beni görmüş. Zeytinyağıyla çalışan bir lamba getirdi bana. Bir gecede on beş günlük dersimi yazmıştım. O gece ne kadar sevinmiş o neneye ne kadar dua etmiştim anlatamam.
Tasavvufi Hayatla Tanışma
Köyümüzdeki hocamız Muhammed SULA Efendi maneviyat ehline çok saygılıydı. Bize tasavvuf ehlinin hallerinden çok bahsederdi. Biz de çok küçük ve genç yaşta olduğumuz için Hocamıza bir şey soramayıp etraftaki yaşlılara sorup öğrenmek isteyince Of’un Taşhan nahiyesine bağlı Mapsona köyünde Hacı Ahmet Efendi isminde bir nakşî şeyhinin bulunduğunu ve kâmil insan olduğunu anlattılar. Köyümüzden o köye yaya olarak üç saatte gidilirdi. Biz de hafif kar yağışı altında Beş talebe arkadaşımla Taşhan nahiyesine oradan cüz’i hediyeler alarak bir Cuma günü Hocaefendinin köyüne vardık. Evini soracağımız an üsten aşağı beyaz sakallı yaşlı bir zatın geldiğini görünce arkadaşlardan onu tanıyan birisi, işte hoca efendi dedi. Elini öptük. O da: ‘Cumaya gidecektim, belki misafirlerim gelir dedim. Onun için bekliyordum.’ dedi ve bizimle evine döndü. Elimizdeki küçük hediyeleri getirmeye utanıyorduk. O da Rasûl-i Ekrem Efendimizin “Hediye makbuldür ne kadar az olursa olsun.” Hadis-i Şerifini okudu. Cuma namazına gittik. Dönünce evinde ilk olarak ona intisap ettik, bir müddet böyle devam ettik.
Zaten bizim zamanımızda Of’ta yerleşmiş bir Nakşî geleneği vardı. Yusuf Efendi, Ferşat Efendi, Kalamor Mehmed Efendi, Şeyh İsmail Efendi… Bizim bölgenin eski hocaları. Hemen hepsi Gümüşhanevî Dergâhından yetişmişti diyebilirim.
Hocamız Hacı Muhammed Sula Efendi de, merhum Hacı Abdurrahman Efendi’ye bağlı idi. Bizim icazete bir kaç gün kala Hacı Abdurrahman Efendi’yi icazete davet etti. Medresede devrin âlimleri ve büyük zatlar ile sohbetler oldu. İkindi namazını kıldıktan sonra hocamız Hacı Abdurrahman Efendi’ye “Benim gücüm yettiği kadar maddî ilmi bunlara tamamlamak için say-ı gayret gösterdim. Maneviyatlarını da sana teslim ediyorum.” dedi. Mezun olacak olan 45 arkadaşımızla bir halka halinde intisab biati yapıldı. Böylelikle irtibatımız başladı.
Çok zaman geçmeden, Orta Mahalle camiinde ilk görevde iken, birde baktık ki hiç habersiz akşama yakın bir vakitte birisi medreseye doğru geliyor. Hacı Abdurrahman Efendi olduğunu anlayınca karşıladık. Üç gün medresede bizimle kalıp çevreye kadın-erkek sohbetler verdi. Neşr-i tarikat etti. Oradan kendi hanemize geldik. Bir-iki akşam evde kaldık. Ondan sonra o bizlere gelir biz de devamlı ziyaretine giderdik.
Tekrar bir sefer de Of’a geldi. İlkbahar idi. Evin bahçesinde oturduk, letaif derslerini bize bir armut ağacının altında tarif ve tavsiye etti. “Çalışın, akşamleyin eve gelince de insanlara Hakka giden yolu tarif edip mana yolunda rehberlik yapın” deyince, bizim haddimiz değil bunu nasıl yürütebiliriz diye düşünürken buyurdular ki: “Bir insan 40 günde kesbi kemâlât kazanır da bu kadar ilme hizmet eden niçin kazanmasın. Bizim yolumuz Kur’an, Sünnet yoludur. Kur’an, Sünnet yolunda da ilimsiz muvaffakiyete varılmaz. Allah yardım eder siz gayret edin” der. Ve arkasından insanlara zikir dersi vermek ve yardımcı olmak için bir icazetname yazmış ve bizlere dualarda bulunmuş. Biz de onlara hayatımız boyunca gösterdikleri yolda menfaat gözetmeden say-ı gayret edeceğimize söz verdik. Hayatta olduğu müddet sohbetlerine ve ziyaretlerine elhamdülillah devam ettik. İnşaallah son nefesimize dek kapılarında nöbeti devam ettirip ebedi hayatta da komşuluğunda bir araya toplanmayı Mevlâ nasip eder.
Muhterem Hocam sohbetimizin bu kısmında Hakka ulaştıran yollar hakkında okurlarımızı bilgilendirir misiniz?Hocam tasavvuf nedir, nasıl doğmuştur ve tasavvufu nasıl anlamalıyız?
Tasavvuf; Rasûl-i Ekrem Efendimizin güzel ahlakı ile ahlaklanmak, güzel amelleri gibi amellerde bulunmak ve hayatını Rasûl-i Ekrem’in hayatı gibi tanzim ederek yaşamaya gayret etmektir.
Allah Teala hazretleri Kur’an-ı Kerim’de bizlere Peygamberimize uymayı emredip buyurmuştur ki “Ey Habibim onlara de ki Allah’ı severseniz bana tabi olun ki; Allah da sizleri sevip günahlarınızı affetsin.” (Al-i İmran-31)
Cenab-ı Allah bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetine kavuşması için ve insanlığın cennet âleminde Cemal-i İlahiyi seyretmeye kavuşması için Peygamberimiz (s.a.v)’i canlı bir kitap gibi bizlere göndermiş ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de insanlığa örnek olmuştur. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz hayatı boyunca Allah Teala ona neleri emretmiş ise onları yaşamış, neleri de yasaklamışsa onları terketmiş ve hayatımıza tatbik edeceğimiz hususlarda hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır. Ashabı da ona tamamıyla tabi olmuştur.
Saadet asrı diye adlandırılan bu asırda İslâm bütün hükümleriyle yaşanıyordu. Bu sebeple günümüzdeki gibi Tasavvuf ehli olanlar veya olmayanlar diye değişik zümreler bulunmuyordu. Zira Asr-ı Saadette İslâm’ın bu günkü gibi tasavvuf veya Şeriat denilen ayrı ayrı kısımları bulunmuyordu. Ben Müslümanım fakat Tasavvuf ehli değilim veya ben Müslümanım ama şeriat ehli değilim gibi laflar veya düşünceler de mevcut değildi.
Böyle bir mükemmellik içerisinde Ashabı Kiram tarafından İslam Dini yaşanırken mü’minlerin başka bir araştırmaya da ihtiyaçları olmuyordu.
Beşeriyetin önderi Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz dünyadan ayrıldıktan sonra mü’minler onun güzel ahlaklarından ve sünnet yolundan zaman içinde sapmaya başladılar.
Meydana gelen bu eksiklikleri seyreden ulema ayet ve hadislerin ışığında insanları takvaya, sünnete ve güzel ahlaka davet etmeye ve yeniden sünnet yolunu ihya edecek olan eğitim müessese­lerini kurmaya başladılar.
Bu sebeple iki ayrı müessese meydana geldi ve iki ayrı isim meydana çıktı. Tasavvuf ehli olanlar ve tasavvuf ehli olmayanlar gibi. Bu durum birçok yanlış anlaşılmaya sebebiyet verdi ve mü’minler arasında tasavvuftan uzak kalanlar, “Ben Müslümanım fakat tasavvuf ehli değilim” gibi yanlış ifadelerde bulunmaya başladılar.
Daha sonraları şeriatın ahkâmını terk edip yaşamayanlar da, “Ben Müslümanım fakat şeriatçı değilim” diyerek üçüncü bir ayrılığı başlattılar.
Neticede sanki birbirinden ayrıymış görünen hâlbuki aynı şeyin farklı ifadeleri olan bir takım isimler meydana çıktı.
Evet, İslâm’da tasavvuf ve şeriat ayrılığı diye bir şey böylece başlamış oldu. Böylelikle mü’minler İslâm’ın tevhid akidesinin dışına çıkarak tevhid akidesini parçalamış oldular. Neticede yüce Peygamberimiz (s.a.v)’in “Ayrılık helak olmaktır.” hükmünün hakikati de zuhur etmiş oldu.
Müslümanlar bu tavırlarından dolayı helake doğru sürüklenip perişan bir hale düştüler. Birbir­lerini ithama ve tenkide başladılar. Hıristiyanlara bile imandan pay vermeye kalkan bazı müslümanlar birbirlerine karşı şefkat ve merhameti bırakıp tenkit ve ithamlara başladılar. Ve aralarındaki bağları kopararak birbirlerinden uzaklaştılar
Hâlbuki akidemiz bize kâfirlere karşı şiddetli olmamızı, mü’minlere karşı ise şefkat ve merhametli olmamızı ve hepimizin Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamızı emretmekte idi.
Bu hususu önemine binaen tekrar edelim.
Şeriat her noktada başı çekmektedir. Tarikatın ölçüsü de şeriattır. Kur’an ve Sünnettir.
Efendimizin akvali, yani Cenab-ı Hakk’ın vahiy ile bildirdiği O’nun da bizlere tebliğ ettiği emir ve yasakları şeriattır.
Rasûlullah’ın bu vahiy doğrultusundaki hal ve hareketleri yani bilginin hayata tatbik edilmesi tarikattir.
Efendimiz’in İslâm’ı yaşayış tarzı, yani O’nun hali hakikattir.
Ve nihayetinde kulluk sermayemizin başı Allah’ı bilmektir ki; bu da marifetullahdır.
Bu yolların her birine bütün olarak Sırat-ı Müstakim denilir ki bunların ayrı ayrı düşünülmeleri mümkün değildir.
Hocam, az evvel de ifade ettiğiniz gibi bozulmaların başladığı tarihlerde bir takım ilim ehli ortaya çıktı ve insanları takvaya daveti kendilerine vazife bildiler. Bu hareket insanlar için rehberin ne denli ehemmiyete sahip olduğunun bir misalidir. Takva yolunda rehberin, yol göstericinin, diğer bir ifade ile mürşidin konumu nedir?
Evet, bazıları mürşide ne ihtiyaç vardır derler, hâlbuki yolu bilmeyen bir insana yolu bilen birinin yol göstermesi veya tarif etmesi zaruridir. Bu zaruretten dolayıdır ki Cenab-ı Allah insanlara peygamberlerini yollamıştır.
Cenab-ı Allah Hz. Musa (a.s)’ı Hızır (a.s)’dan ilim tahsil etmeye göndererek bilenlerden faydalanmamız gerektiğini bizlere örnek olarak göstermiştir.
Yine Mirac’a giderken Cebrail (a.s)’ın Peygamber (s.a.v) Efendimize yol göstermesi de buna bir başka misaldir.
Mürşid denilen kişinin de ilimle mücehhez olarak Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah ilimlerini bilmesi lazımdır. Mürşid bu ilmiyle beraber bilmeyenlere yol gösterir. Tasavvufu daima ilmî olarak değerlendirmeliyiz. Bir konuda ilimden uzaklaşılması oraya heva ve hevesin girmesine sebep olur.
Hocam bu safhada biat meselesine de temas eder misiniz?
Mürşide biat meselesi şöyledir: Bir insan araştırarak bulduğu mürşidin ilmine itimat ederek mürşidden faydalanmak isteyince, birbirleri ile manevî bir irtibat kurmak ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek için birbirleri ile kardeşlik biatı yaparlar.
Peygamber (s.a.v) Efendimizin Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik biatını emrettiği ve onların da birbirlerine seni dünya ve ahiret kardeşliğine kabul ettim diyerek biat ettikleri gibi mürid, şeyhinin göstereceği yolda yürüyeceğine, mürşid ise ayet ve hadislerin ışığında ona yol göstereceğine söz vererek birbirleri ile bir anlaşma yaparlar.
Bu anlaşma, söylendiği ve herkesin de zannettiği gibi kayıtsız ve şartsız değildir. Bilakis Kur’an ve sünnetle kayıtlı ve şartlıdır. Bu sebeple mürşid de bir beşer olarak yanıldığı vakit mürid onu ikaz etmek mecburiyetindedir.
Mürid, mürşidini hatasından dolayı ikaz etmezse asilerden olur. Çünkü Emr bil maruf ve nehy anil münkeri terk etmiştir. Mürşid Kur’an ve Sünnet yolundan ayrılıp bidat yoluna kasden girerse ve müridlerinin ikazlarına rağmen hatasından dönmezse mürid mürşidi ile arasındaki biatı bozarak Kur’an ve Sünnet yolunda yürümeye devam eder. Yoksa bazılarının dedikleri gibi yapılanda hikmet aramak yanlış bir davranış olur.
Konusunda kemâlât sahibi olan bir ilim sahibinden faydalanmak; birçok ilim sahibinden faydalanmaktan daha kolay olduğu için bir mürşide ittibada faydalar görülmüştür.
Sohbetin sonuna yaklaşırken, üzerinde oldukça söz söylenen ve tasavvuf yolunda da mühim bir yere sahip olduğu bilinen rabıta meselesi için neler söylenebilir?
Rabıta hakkındaki meseleleri çözmek için rabıtanın gerçek manasını öğrenmeliyiz. Kısaca ifade etmek gerekirse rabıta bir muhabbet bağıdır. Çünkü muhabbet insanı sevdiğine kavuşturur. Allah için gönül bir yere bağlı olursa o muhabbet şahsa değil Allah’a olur. Peygamberimiz (s.a.v) “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir” buyurmuştur.
Sevgi ve muhabbetin devamı için; kişinin sevdiğini daima hatırda tutması şarttır. Aslında insanların kalplerinde birçok rabıtalar vardır. Kişi bu rabıtalardan kurtulması için, sevdiğini Allah için sevmeli ve gönlünde tek bir rabıta bulundurmalıdır. Bunu sağlayamazsak yukarıda da belirttiğimiz gibi gönlümüzde birçok rabıtalar meydana gelir.
Cenabı Hak Kur’an-ı Kerimde “İnsanları süslenip aldatan şeyler: nefsani arzuları, kadın, evlat, mal ve makamlarıdır” (Al-i İmran-14) buyurduğu gibi insan bunlara benzeyen şeylerle ve gönlüne muhabbeti yerleşen diğer şeylerle rabıta halindedir.
İnsan bu bahsedilen rabıtalardan kurtulmak için Allah’ın dostlarından birisini Allah için sevince o muhabbet diğer rabıtaları azaltır. Azalan bu rabıtalar aradan kalkınca Allah için olan rabıta o şahsı da aradan kaldırır. Vasıtalar aradan kalkınca Cebrail’in Sitre-yi Müntehada artık ben buradan ileri geçemiyorum diyerek Habib ile Mahbubunun arasından çekildiği gibi, mürşidler de muhabbet tamamlanınca aradan kaybolurlar.
Peygamberimiz (s.a.v) “İnsan sevdiği ile beraberdir” buyurmaktadır. Kişinin sevdiği, Allah’ı seviyorsa o kişi Allah yolcusudur. O’nu sevenler de aynı yolun yolcusudur.
Aslında rabıta muhabbet demektir. Bütün eşya rabıta halinde yaşar. Bitkilerin güneş, hava, su ve toprakla rabıtası olmazsa yeşeremez. Bütün mahlûkat da bunlarla rabıta halindedir. Yıldızların güneşle olan rabıtası gibi.
Aslında rabıta tevhid yoludur. Bütün mahlûkat birbirine rabtedilmiş ve bir tevhidi hakikî zuhur etmiştir.
Namazda; cemaatin imama tâbî olması rabıtanın bir şeklidir. Namazdan sonra imamın, dua ederken cemaatin de yapılan duaya âmin demesi rabıtanın diğer bir şeklidir. Eğer rabıta şirk gibi hatalı bir şekilde düşünülürse cemaatle namaz kılan her insan bu hatayı işlemiş olurdu. Allah Teala bir Ayet-i Kerimede “Allah’a vasıl olmak için bir vesile arayın” (Maide-35) bir diğer ayeti kerimede ise “Sadıklarla beraber olun” (Tevbe-119) buyurmuştur.
Allah-u Zülcelal’i zikredip muhabbetine nail olan kişilerin arasında bulunanlara huzur, münafık kâfir ve fasıkların yanında oturanlara ise gaflet geldiğini araştıranlar kolaylıkla tesbit ederler.
Üşüyen kişilerin güneş ışığından faydalandığı gibi isyan dalgalarından kaçıp bir araya toplanan mü’min’ler de birbirlerinin muhabbetinden faydalanırlar.
Resullullah (sav) Efendimiz bu sebeble “Cemaat rahmettir” buyurmuştur. Cemaat olan Mü’min­ler aynaya bakınca aynayı değil aynada görülenin sıfatlarını müşahade ederler. İnsanlar da Allah’ın sıfatlarının aynasıdır. Allah için bir araya gelenler Allah’ın sıfatlarının tecellilerinden faydalanırlar.
Allah’u Teala sevdiklerine bazı sıfatlarıyla tecelli eder. En azından mürnin kullarına hidayeti ile tecelli ederek kalplerini hidayet güneşi aydınlatrnaktadır.
Allah’u Teala’nın tecelliyatında zaman cari olmadığı için; her zaman karşı karşıya gelen mü’min’ler birbirlerinden manevi feyz alırlar. Mü’minlerin ölümü ile de bu tecelliyat onlardan kesilmez. Onun için kabir ziyaretleri de caiz görülmüştür. Mü’minler Allah’ın sıfatlarının tecellisine mazhar olurlar. Allah’ın Şâfî sıfatına mazhar olanlara yaklaşanlara şifa akseder. İlim sıfatına mazhar olanlara yaklaşanlara ilim akseder. Böylelikle Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının tecellisine ne kadar çok mazhar olunursa başkaları o şahıstan değil de tecellilerden yani bizzat Allah’ın nimetlerinden faydalanmış olur.
Selef ve halef hak mezhepleri rabıtanın caiz olduğunda ittifak etmişlerdir.
Çok sayıda müellif, Müfessir ve muhaddis rabıtayı kabul etmiştir. Sahabenin icması da bunu isbat etmektedir.
Ulemanın ittifakından sonra böyle bir bahse girerek inkârda bulunmak delilsiz bir iddia ve kalb körlüğündendir.
Son bir soruyla sohbetimizi noktalayalım isterseniz hocam. Cemiyetimizde Tasavvuf ehli insanların bu yola girdikten sonra adeta kendi kabuklarına çekildiklerine inanılıyor. Tasavvuf gerçekten dünyaya ait işlerden el etek çekmek midir?
Hayır. Tasavvufun başında Rasûl-i Ekrem gelmektedir ve biz de ona ittiba etmekteyiz.
Tasavvufun başında Hz. Ebu Bekirler Hz. Ömerler Hz. Aliler gelmektedir. Bütün tarikatların dayandıkları temel aynıdır ve bunlardır. Eğer tasavvuf kendi kabuğuna çekilmek olsaydı Rasûl-i Ekrem cihad etmeyecekti. Bu konuda Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmaktadır: “Ümmetime ruhbanlık yoktur. Ümmetimin ruhbanlığı cihaddır.”
İnziva hayatı, kendi kabuğuna çekilmek aslında kolay bir şeydir. Düşünün, bir kişi bütün nefsanî arzu ve isteklerinden vazgeçip kabuğuna çekilmiş. Olay bu değildir; her şeyden vazgeçmek için cepheye gideceksin, koşacaksın, malını ve gerekirse canını vereceksin. Esas ruhbanlık, inziva hayatı cihad ile mümkün olur.
Şöylece bitirelim ki aslen Tasavvuf laf değil hâldir. Onu ancak yaşayan bilir ve ancak yaşayanlardan öğrenilir. Ulema da bu hususta yaşayışları ile örnek olmaya çalışmışlardır. Bu hayat tarzından hissedar olabilirsek gerçek olanı araştırmaya başlar ve hakikatleri öğreniriz.

PAYLAŞ