İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin Son Günleri ve Vefâtı

Vefâtının sene-i devriyesi vesilesiyle, ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)Hazretleri’ni hatırlıyor, şükranla, hayırla ve minnetle yâd ediyoruz. Hâl tercemesi ve kendisiyle ilgili kaleme alınmış olan yazılarımıza erişim sağlamak içintıklayınız…Bu yazımızda vefâtının sene-i devriyesi olması hasebiyle İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin son günleri ve vefâtı hakkında malûmat aktarmak istiyoruz.

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin irşâd hizmetinde bulunduğu devir, hayli çalkantılı bir devirdi. Siyasî ve idarî açıdan bölgeye hükmeden Babür İmparatorluğunun tahtına çıkan Ekber Şâh, çok tehlikeli bir işe girişmişti. İslâm’a bağlı olduğunu hatta tasavvuf meşreb olduğunu ve tarîkata bağlı bulunduğunu iddia edenlerin bir kısmının içerisinde bulunduğu durum da oldukça problemliydi.

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri böyle bir devirde hem kelâmî konuları çözüme kavuşturarak tevhîd-i edyân (dinlerin birleştirilmesi) politikasıyla hem de ortaya atılan birtakım i‘tikadî sorunlarla ve tehditlerle mücadele etti.

Fazîlet ve bereket membaı tasavvufun içine sokuşturulmuş olan bid‘atleri yaygınlaştıranlar da İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin tecdîdi vasıtasıyla hakikatle buluştular. O, fiili faaliyetleriyle ve mektuplarıyla, ilim ve tasavvufu cem eden usûlüyle bizim başta gelen rehberlerimizdendir.

Mevlâ Te‘âlâ bu büyük imamların ahvâlini şöyle beyân eder:
“…İşte onlar (o kimselerdir) ki; O (Allâh-u Te`âlâ) onların kalpleri içerisine imanı yaz(ıp sabit kıl)mış ve onları Kendinden bir ruh (olan ve canlarının canı konumunda bulunan iman ve Kur’ân nuru) ile kuvvetlendirmiştir (ki böylece onlar dünyada kalp huzuruna, âhirette ise ebedî saâdete kavuşmuşlardır)…”[1]

Emr-i İlâhî’nin Neticesi Rızâ-i İlâhîdir

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri henüz altı yaşındayken, ailesinin, hayatından endişe etmesine sebep olacak derecede ciddi bir hastalığa yakalanmıştı. Kendisini, o devrin meşâyihinin büyüklerinden olan Şâh Kemal Kâdirî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’ne götürdüler. Şeyh Efendi aileyi: “Hiç üzülmeyiniz. Bu çocuk çok yaşayacak, ilmiyle âmil, büyük bir âlim ve eşsiz bir velî olacak” sözleriyle müjdeledi.

Hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edilen has kulların hayatından farklı olmadı:
O kimseler ki (Allâh-u Te`âlâ’nın yasaklarına düşmekten) hakkıyla sakınmışlardır; gerçekten onlara şeytandan bir vesvese dokunacak olsa, (Allâh’ın emir ve yasaklarını)iyice düşünürler de, bu sebeple hemen onlar (doğruyu, eğriyi ve şeytanın tuzaklarını)gören (ve ona uymayarak şerrinden kurtulan) kimselerdir.”[2]

Allâh’ın (Celle Celâluhû) dostları, zamanın da kıymetini en iyi bilen insanlar olarak vakitlerinin tamamını Allâh’ın (Celle Celâluhû) yolunda geçirme gayretiyle çok büyük fazîletlere eriştiler. Onların bu durumu bir hadîs-i kudsî de şöyle beyân edilmiştir:

“Her kim Beni tanıyan ve ihlâs ile Bana ibâdet eden bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz.Kulum Bana nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işitir kulağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı mesabesinde olurum (ve bu organlarıyla meydana gelmesini arzu ettiği bütün dileklerini veririm). Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da kendisine ihsân ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu sığındırır, korurum. Ben, yapmasını dilediğim hiçbir şey hakkında, mü’minin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda kulum ölümden hoşlanmıyordu, ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.”[3]

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri iyi bir eğitim alarak yetiştikten ve tasavvufî makamlarda ulaşılabilecek en üst makamlara eriştikten sonra onlarca yıl yürüttüğü hizmetlerin ardından artık son ayları içerisinde bulunuyordu…

Vefâtından yaklaşık altı ay kadar önceydi ve Berâet gecesi idrak ediliyordu. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri ile hanımı arasında bir konuşma geçti. Hanımı, sene boyunca neler yaşayacaklarını bilememenin getirdiği belirsizliği dile getirince, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri: “Niçin tereddüt ve şüphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyada yaşayacaklar sahifesinden silindiğini görenin hâli nice olur?” şeklinde mukabelede bulundu. Sır, o anda aşikâr oluverdi.

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri elli üç yaşına ulaştığında yakın talebeleri ve sâdık mürdlerine: “Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kazâ-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilhâm ile bana bildirdiler” buyurdu.

Kerâmet-i Evliyâ ve Gayb Bilgisi

İlm-i Kelâmda gayb, mutlak ve izâfî olmak üzere iki şekilde incelenir. Kur’ân-ı Kerîm’de de “muğayyebât-ı hamse” olarak geçen hususlar, Allah Te‘âlâ’nın hiç kimseye bildirmeyeceğini beyan ettiği hususlardır. Bunlar dışında kalan gayba müteallik alan ise îzâfî gaybdır ve Kur’ân-ı Kerîm’in ilgili ayetlerinde yer alan istisnalardan da anlaşılacağı üzere Allah Te‘âlâ’nın dilediği takdirde kimi insanlara bildirebileceği malûmatı kapsar. Konunun en önemli yönü hiç şüphesiz; Allah Te‘âlâ’nın bildirmediği takdirde herhangi bir kimsenin gaybdan bir malûmat edinemeyeceği hakikatidir.

Peygamberlere gaybdan malûmat verildiğine dair örnekler Kur’ân-ı Kerîm’de ciddi bir yer tutar. Hızır ve Üzeyir (Aleyhimesselâm) gibi peygamber olup olmadığı konusunda ihtilâf edilmiş olan mübârek zâtların ve Hazreti Süleyman (Aleyhisselâm)ın yanında bulunan ve Belkıs’ın tahtını, göz açıp kapamadan daha kısa bir süre içerisinde getirebileceğini söyleyen kişinin de gayb bilgisiyle desteklendikleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça yer alan hususlardandır. Bu deliller, gayb bilgisine muttali olmanın vazifeli melekler ya da peygamberlerle sınırlı olmadığını, Allah Te‘âlâ’nın bu alana ait bilgileri bazı kullarına ilhâm edebileceğini göstermektedir.

Konuyla ilgili hadîs-i şerîfler dikkate alındığında konunun hakikati daha da açık ortaya çıkmaktadır. Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sâdık rüyayı vahiyden bir cüz olarak ifade etmesi, ilhâm olunan kulların varlığından bahisle pek çok görüşü âyet-i kerîmelere muvafık düşen Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh)ın da bu kullardan olduğunu haber vermekle beraber, ümmetinden böyle kulların var olacağını açık bir şekilde belirtmiş olması, bahsettiğimiz konunun detaylarını ortaya koyması açısından mühimdir.

Tabakât, vefayât ve menâkıb kitaplarında bazı sahâbîlerin ve velîlerin gaybî bilgilere muttali oldukları yönünde kayıtlı bulunan haberler, inkârı kabil olmayan derecede açıktır. Bu durum Akāid-Kelâm kitaplarımızda evliyânın kerâmeti bağlamında açıklanmıştır. İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin, nakletmiş olduğumuz bilgiye vâkıf olması da bu kapsamda, keşf ve ilhâm bağlamında vâki olmuş bir durumdur.

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri’nin Son Günleri ve Vefâtı

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri, Ecmîr seferinde bulunduğu sırada artık son günlerinin yaklaştığına dair önemli zuhûrâtlar ve işaretler söz konusu oldu. Seferden döndüğünde yakınlarını yanına çağırdı ve bu durumdan haberdar etti. Oğullarının yoğun bir üzüntüye gark olması üzerine, kalan hizmetlerini toparlayabileceği kadar bir süre daha hayatta kalacağını bildirdi. Bu bilgi, oğulları tarafından mutlulukla karşılandı.

İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû) Hazretleri son günlerinde inzivâya çekildi. Yanına artık hizmetinde bulunanlar dışında pek kimse giremiyordu. Hayatı boyunca insanları irşâd eden, aşırılıkların mutedil bir seviyeye gelmesi konusunda mücadele eden İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhû)nun son günleri de bizlere ders niteliğinde günlerdi. İstiğfâr ve amelle meşgul oldu; infâka yoğun bir şekilde yöneldi.

Safer ayının sonuna doğru hastalandı. Ağır hastalığı devam ederken kısa bir süre sağlık hâli geldi ve bu günlerde elbiselerini taksim etti. Son öğütleriyle ihvâna, kurtuluş sırrına dair mühim bilgiler aktardı. Büyük halifelerden olan oğulları, onun leblerinden dökülen Ledünnî sırlardan haberdar oldular.

Safer ayı hitama ermiş, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vefât ayı olan Rebiülevvel ayına girilmişti. Hayatı boyunca ittiba ettiği Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, son nefesini verdiği mevsimde ve son sözleriyle de ittiba hâlindeydi. Vefât ettiğinde yaşı, 63 idi. Son sözü, lafzâ-i celâl oldu. Vefâtından sonra kendisini rüyada görenler, onun güzel makamlarını müşâhede ettiler. O’nun durumu, dost kulların hayırlı akıbetlerinin Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği gibiydi:

Ey (benim zikrimle iyice yatışıp başka bir şeye ihtiyaç duymayan) mutmeinne olmuş nefis! (Kavuştuğun nimetlerden) râzı olan ve (Rabbin katında amelleri kabule elverişli bulunup) râzı olunan biri olarak Rabbin(in müjdesin)e dön! Artık hemen gir (sâlih)kullarımın içerisine! Böylece (buyur) gir cennetime!”[4]

Dipnotlar


[1] Mücadele Sûresi:22
[2] A‘râf Sûresi:201
[3] Buhârî, Rikâk:38
[4] Fecir Sûresi:27-30

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir