İhsan nedir? İslam ve İhsan ne demek?

AYET-İ KERİMELER
   Nahl / 90. Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği (ihsanı), akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

  Bakara / 64. Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah’ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.

   Bakara /  237…Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.

  Kasas /  77. Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.

   Yunus / 26. Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.

HADİS-İ ŞERİF
   * Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den: Şöyle demiştir: Bir gün Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (yanına) biri gelip: “Îmân nedir?” diye sordu. “Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh’a mülâkî olmağa (yâni Rü’yetu’llâh’a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır.” cevâbını verdi.
   “Ya İslâm nedir?” dedi. “İslâm; Allâh’a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O’na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır.” buyurdu. (Ondan sonra)
“Ya ihsân nedir?” diye sordu. “Allâh’a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh’ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür.” buyurdu. “Kıyâmet ne zaman?” dedi.
   (Bunun üzerine) buyurdu ki: “Bu mes’elede sorulan, sorandan daha âlim değildir. (Şu kadar var ki Kıyâmet’den evvel zuhûr edecek) alâmetlerini sana haber vereyim: Ne zaman (satılmış) câriye, sâhibini (yâni efendisini) doğurur, kim idikleri belirsiz deve çobanları (yüksek) binâ kurmakta birbiriyle yarışa çıkarlarsa (Kıyâmet’den evvelki alâmetler görünmüş olur. Kıyâmet’in vakti) Allâh’dan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir.”
Bunun üzerine buyurdu ki işte bu, Cibrîl (aleyhi’s-selâm)dir. Halka dinlerini öğretmek için geldi.

   *Ebû Hüreyre radiya’llahu anh’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Resûlu’llah Salla’llahu aleyhi ve sellem’den işittim ki:(Allah’ın kerem ve rahmeti olmadıkça) Hiç bir kişiyi onun güzel işi ve ibâdeti Cennet’e koyamaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb:

Yâ Resûla’llah! Sizi de mi koyamaz? Diye sormuşlardı da Resûl-i Ekrem şöyle cevap verdi:

Evet beni de Allah’ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe yalnız ibâdetim Cennet’e koyamaz. Bu vechile Ashâb’ım! İş ve ibâdetinizde (i’tidâl ile hareket edip) ifrat ve tefritten sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah’a yaklaşınız! Sakın sizin hiç biriniz (sâlih olsun, fâsik olsun) ölüm temennî etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sâhibi ise (yaşayıp) hayrını, ihsânını arttırması umulur; eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birisinde) tevbe ederek Allah’ın rızâsını dilemesi me’muldür.

   * Huzeyfe (radıyallahu anh), “Allah yolunda infak edin, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın. İhsanda bulunun. Allah ihsan edenleri sever” (Bakara, 195) mealindeki ayetle ilgili olarak demiştir ki: “Bu ayet infak ile alakalı olarak nazil oldu.”

   * Yukarıdaki Câbir (radıyallahu anh) hadisi, bir rivayette şöyle gelmiştir: “Rahatsızlanmıştım. Tam o sırada yedi kızkardeşim vardı, benim yanımda idiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girdiler. Girince ilk iş yüzüme (okuyup) üfledi. Hemen ayıldım. Ayılır ayılmaz: “Ey Allah’ın Resûlü, kızkardeşlerim için malımın üçte ikisini vasiyet edeyim mi?” dedim. Bana: “İhsanda bulun!” dedi. Ben: Öyleyse yarısını? dedim. Resûlullah “İhsanda bulun” dedi. Sonra beni bıraktı ve çıkarken şöyle dedi: “Bu ağrıdan ölmeyeceksin. Allah Teâla kızkardeşlerine vermen gereken miktar hususunda açıklayıcı ayet indirdi. Onların hissesini üçte iki kıldı.”     Câbir (radıyallahu anh) şu âyet benim hakkımda indi derdi: “Senden fetva isterler, de ki Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında fetva veriyor…” (Nisa 176).  

   * Hazreti Câbir (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kim bir ihsana mazhar olursa, bulduğu takdirde karşılığını hemen versin, bulamazsa, verene senâda bulunsun. Zira onu övmekle, teşekkürünü yerine getirmiş olur. Ketmeden (karşılık vermeyen) nankörlük etmiş olur” dedi. Tirmizî’nin rivayetinde şu ziyâde var: “. . . Kim de kendisine verilmeyenle süslenirse iki yalan elbisesi giyen gibi olur.”

    Nahl / 90. ‘‘Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği (ihsanı), akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

   “İHSAN” kelimesi de lugatta iki şekilde kullanılır. Birisi , bir şeyi güzel yapmak demektir. Birisi de , ona iyilik etti demektir. Türkçede ihsan bu ikinci mânâda meşhurdur. Âyette ise iki mânâya da gelmesi muhtemeldir. Ve her ikisi ile de tefsir, rivayet olmuştur. Birincisi yaptığını güzel yapmak  demek olur. Bu mânâ ile ihsan, peygamberimizin hadisinde “Sanki görüyorsun gibi Allah’a ibadet etmen” diye tefsir olunmuştur. Yani bu şekilde ihsan, “görevi en güzel şekilde yapmak” demektir. Yine bu mânâdan olarak Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki “Allah Teâlâ her şey üzerine ihsanı (güzel bir şekilde muamele yapmayı) yazdı. Bundan dolayı öldürme ve kesmeyi bile güzel şekilde yapınız. Her biriniz bıçağını iyi bilesin ve boğazlayacağı hayvanı rahat ettirsin” demektir. İkincisi insanlara iyilik yapmak demek olur. Bu mânâ ile ihsan da   “kendin için sevdiğini kardeşin için de sevmen” hadis-i şerifi ile tefsir edilmiştir.İbnü Mesud (Radıyallahu anh) demiştir ki: “Kur’ânda iyilik ve kötülüğü en fazla toplayan âyet budur.”

   İhsan; lügat itibari ile iki şekilde kullanılır: Biri “Ahsenehu” dur ki; birşeyi güzel ve mükemmel yaptı, ihsan şuuru ile davrandı ma’nâlarına gelir; diğeri ise “Ahsene ileyhi” dir ki; iyilik etti, ihsan ve cemilede bulundu ma’nâlarına gelir.

   Her iki ma’nâ da, Kur’ân’da ve sünnette nazar-ı itibara alınmış, yer yer bunlardan birisine, zaman zaman da her ikisine birden tevcih yapılarak telvine gidilmiştir ki, Hazret-i Yusuf “Alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” ın ihsan şuurunu tescil bölümünde buna işaret edilmişti.
Hakikat ehlince ihsan; hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler planlama, iyi işlere mukayyed olma ve kullukla alâkalı davranışların, Allah’ın nazarına arzedilmesi şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde temsil edilmesinden ibaret kalbî bir ameldir.

   İhsana ulaşabilmek için, duygu, düşünce ve tasavvurların sağlam bir îmana bina edilmesi, îman gerçeğinin İslamî esaslarla derinleştirilmesi ve kalbin kadirşinas ölçüleri ile İlâhîleştirilmesi şarttır. Başkalarına ve başka şeylere ihsan duygusu ise Hakk murakabesi ile bütünleşmiş böyle bir kalbin tabiî tavrıdır.

   Evet, “-İhsan, görüyormuşcasına senin, Allah’a ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” hakikatınca, yapılan her şeyi arızasız ve Cenab-ı Şâhid-i Eze-lî’nin nazarına arz edilebilecek şekilde, inanarak, duyarak, irade, his, şuur ve latife-i rabbaniye buutları ile yerine getirmek bir esas, bir temel prensip ve hakikat erlerince ulaşılması gerekli olan bir ufuk; başkalarına karşı iyilik duygusu, iyilik düşüncesi ve iyi davranmak ise, insan ruhu ile bütünleşmiş böyle bir ihsan şuurunun zuhuru, taşması ve intişarıdır ki; birinci şıkkın tabiî neticesi ve ihsana programlanmış bir vicdanın programlandığı şeyi ifade etmesinden ibarettir.

İHSAN KALESİ
   Sultan Alâeddin, bir gün Sultânü’1-Ulemâ’ya şehrin etrafına yaptırdığı kaleyi gezdirir, beğenip beğenmediklerini sorar. Zamanı gelince ikaz ve irşad vazifesini ihmal etmeyen Baha Veled:
“Sellere ve düşman askerlerine karşı ciddi bir engel, ama mazlumların ve mahrumların bedduasına karşı hiç engel yeri yok… Bence asıl onların duasının arşa çıkmasını önlemek için kale yapmak gerek… Sen adâlet sarayı inşa etmeli, yoksullara ihsan kalesi yapmalısın ki, harici tehlikenin yanında dahili yıkıntıyı da önlemiş olasın” der.    
   Alâeddin Keykubat bu sözlerden büyük ders alır ve son derece memnun olur.

KİMSENİN GÖREMEDİĞİ GİZLİ BİR YER
   Hocaları tarafından ellerindeki kuşları kimsenin görmediği bir yerde kesip gelmeleri emredilen bir gurup talebe, hepsi gizli bir yerde kuşlarını kesip geriye gelmişlerdi. Ancak ihsan şuuruna sahip bir tanesi kuşunu kesmeden geriye gelmişti. Hocası bunun sebebini sorunca:
-“Ben kimsenin görmediği gizli bir yer bulamadım. Nereye gittiysem Yüce Allah’ı orada hâzır ve nâzır olarak gördüm” diye cevap vermişti.

BİRİ BENİ GÖZETLİYOR
   Sahabenin ileri gelenlerinden Muaz bin Cebel Hazretleri, Hazret-i Ömer devrinde zekat memurluğu vazifesiyle çalışıyor, kabileleri dolaşıp onların verdikleri zekatları toplayarak Halifeye getiriyordu.
   Muaz, yine bir gün, Medine civarındaki kabileleri dolaşıp onların zekatlarını almış, Halifeye teslim etmiş ve sonra da evine dönerek istirahata çekilmişti.
   Muaz’ın hali fakirceydi. Bu fukaralık, bazan hanımının canına tak ettiği oluyordu. Kocasının eve eli boş geldiğini görünce, ona şu şekilde sitem etmeye başlamıştı:
   – Günlerdir çöllerde dolaşıp duruyor, halkın zenginlerinden zekatlarını topluyorsun. İnsan, bu arada kendine de birşeyler ayırır, eve getirir. Kim bilecek, kim duyacak?
   Muaz, hanımının sitemine şu karşılığı verdi:
–  Bunu nasıl yapanın hanım? Peşimde her an gözcü var. Biri beni gözetliyor.Ne söylüyorsun bey, demek sana Allah’ın Resu­lü itimad etti, Ebû Bekir itimad etti de, Ömer itimad etmeyip peşine gözcü koydu, seni gözetletiyor ha?.. Şimdi ben ona gösteririm…
   Kadın hışımla gitti, Halifenin huzuruna çıkarak kocasının peşine niçin gözcü koyduğunu sordu.
   Fakat Halifeden, kesinlikle böyle bir durumun olmadığını öğrenince, mahcup olarak geri döndü. Bu sefer de kocasına çıkıştı:

Beni Halifenin huzurunda mahcup düşürmeye ne hakkın var? Neden yalan söylüyor, Halife peşime gözcü koydu, diyorsun?
   Muaz, karısına şu manalı cevabı verdi: Hayır hanım, yalan söylemiyorum. Ben, peşimde gözcü var, biri beni gözetliyor, dedim. Fakat o gözcüyü Halife peşime takti demedim. Peşimdeki gözcü, Halifenin değil, Allah’ın gözcüsü idi.Allah’ın Kirâmen Kâtibin melekleri, iyi kötü herşeyi yazıp kaydet­miyorlar mı? Allah her yaptığımız işten haberdar değil mi? O’nun ilminden kaçmak, bilgisinden uzak kalmak mümkün mü? Zerre kadar hayrın da, zerre kadar şerrin de yarın ahirette hesabı sorulmayacak mı?
Muaz’ın hanımı, bu cevab üzerine derin derin düşünceye daldı. Fakirliğin verdiği sıkıntı ile nasıl yanlış düşüncelere saplandığını anladı. Kocasına hak vererek, ona bir daha bu konuda sitem etmemeye karar verdi.

SEN PUTUNU ÖRTÜYORSUN
   Züleyha, Yusuf Aleyhisselâma kastedip de üzerine gitmezden önce, odasında bulunan putunun üzerini örtmüş ve ondan sonra Yusuf (Aleyhisselâma)’ın üzerine yürümüştü. Yusuf Aleyhisselâm, ondan uzaklaşmakta iken arkasından şöyle bağırıyordu :
— Kalbinde zerre kadar da mı insaf yok Yusuf, nişin kaçıyorsun?
   Yusuf (Aleyhisselâma) dönüp kendisine şu cevabı verdi:
­-Sen bir taş parçasından ibaret olan putunun üzerini, seni görmesin diye örtüyorsun. Halbuki benim rabbim, beni daima görüyor. Nasıl olur da ben, senin isteğine razı olurum?.

GÖRMEDEN TAVUĞU KİM KESECEK?
   Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, Üstadı Uftade (kuddise sirrahu) Hazretlerinin hizmetinde daha ilk yıllarında talebe üten birçok talebe arkadaşlarının arasında, üstadımın yanında ayrı bîr yeri vardı. Uftade Hazretleri, müridleri arasında en çok onunla, ilgilenir, birçok iltifatlar eder ve onun yetişmesine ayrı bir ihtimam gösterirdi Üstad o tale­besi ile, fazla meşgul olmasını etraftan hissedenler ve birçok talebesi çekemezler ve Üftada Hazretlerine derler ki:
—Biz de talebeyiz, onun bizden ne farkı var?.
   Talebelerin ve bazı müridlerin bu halini sezen Hazreti Üftade, onları imtihan etmek istedi. Hepsini huzuruna çağırdı, ellerine birer bıçak ve birer de tavuk verip:
—Bunu, gidip kimsenin görmediği bîr yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır. Kim daha çabuk gelirse, benim en çok takdirimi o talebem kazanmış olur buyurdular.
   Bıçakla tavuğu alan talebeler sür’atle etrafa yayıldılar ve kendilerine göre, gizli birer yer bularak kesip getirdiler. Fakat o hakkında dedi «kodu yaptıkları, «Onun bizden ne farkı var» dedikleri talebe, hayli zaman olmasına rağmen ortalıklarda yoktu.
   Erken gelenler, kendi aralarında konuşuyorlardı :
—Hocanın huzuruna çıkmaya yüzü yok ki, kesip de gelsin. Kimbilir şimdi nerelerde dolaşıyor, diyorlardı. “
   O talebe, hayli zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu halde kesmeden çıkıp geldi. Tavuğu kesip gelenler ona gülmeye başladılar;
—Bir tavuğu kesmeyi becerememiş, diyorlardı, kendi kendilerin                                                                        Uftade sordu :
—Herkes kesip geldiği halde sen nerede kaldın? Hep seni bekli­yoruz. Bu zamana kadar nerdesin? diye…
   O zaman daha talebelik yıllarını yaşamakta olan daha sonra büyük bir mürşid olacak olan Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri şöyle cevap verdi :
—Hocam, sizi beklettiğim için ayrıca özür dilerim. Lâkin ben, nereye gitti isem beni kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım. En kapalı bir yer dahi bulsam iyi biliyordum ki Allah beni mutlaka görüyordu. Ve böylece, ordan oraya ? ordan oraya koştum» sizin emrinizi yerine getiremeden geldim, dedi.

   Tabii bu hâdiseden sonra, anladılar diğer talebeler, hocasının neden en çok onu sevdiğim ve onunla daha fazla niçin alâkadar olduğunu… Başlarını önlerine eğip hata ettiklerini anladılar. Çünkü Allah’a gizli olan hiçbir mekân ve zaman yoktu.

PAYLAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir