Edeb Ne demektir?

AYET-İ KERİME
   Lokman / 19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.

   Nur / 27. Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.

   Nur / 28. Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.

   Nur/61…Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetleri böyle açıklar.

   Nur / 62. Müminler, ancak Allah’a ve Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resûlüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.

   Mücadele / 11. Ey iman edenler! Size “Meclislerde yer açın” denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size “Kalkın” denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

   İsra / 37. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.


HADİS-İ ŞERİF
   * Ebu Eyyub el- Ensari anlatıyor: (Bir gün) ey Allah’ın Resulü! Şu selam malum. İsti’zan( izin istemek, kapı çalmak) nedir?” diye sorduk. Şu açıklamayı yaptılar:“ (bir başkasının evine girmek isteyen) kimse (varlığını duyurmak için kapıda, sesli olarak) Sübhanallah, allahuekber, Elhamdülillah! Der, öksürüp boğazını temizler (ve içeri girmek istediğini haber verip) ev halkından böylece izin ister”

   * İbni Ömer (Radıyallahu anh) anlatıyor: Resulallah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:
“Size bir kavmin büyüğü gelince onu büyükleyin, ikramda bulunun”

   * Hazreti Ali (Radıyallahu anh) anlatıyor: Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:
“Biriniz hapşırınca “Elhamdülillah! Desin. Yanındakiler ona, yerhamukellah! Desinler, hapşıran da onlara “yedikumullah ve yuslihu (Allah size hidayet bulunsun ve halinizi iyi kılsın) desin”

   * Hazreti Enes (Radıyallahu anh) anlatıyor: Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir adama rasladımı onunla konuşur, muhatabı ayrılmadıkça da yüzünü ondan çevirmezdi. Muhatabıyla müsafaha yapsa, elini muhatabın elinden çekmezdi. İlk çeken muhatabı olurdu. Aleyhissalatu vesselam’ın dizlerinin, yanında oturan arkadaşının dizlerinden ileri çıktığı da görülmemiştir.”

   * Büreyde İbnul Husayb (Radıyallahu anh) anlatıyor: Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gölge ile güneş arasında oturmayı nehyetti.

   * Ebu Zer (Radıyallahu anh) anlatıyor: Ben yüzükoyun yatar vaziyette iken Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanıma geldi. Ayağıyla bana dürttü: “ey Cüneydib, bu yatış, cehennem ehlinin yatışıdır” buyurdu.

   * Hazreti Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında bir başkasını medh u sena etmişti. “Yazık sana! Arkadaşının boynunu kestin” buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Sonra da şu açıklamayı yaptılar: “Bir kimse kardeşini illâ da övecekse bari: “Falancayı zannederim, ona Allah kâfidir. Ben Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmem (çünkü AIlah herkesi benden iyi bilir). -Ondan (böyle bir fazilet) biliyorsa- falanca şöyle şöyledir” desin.”

   * Hazreti Aişe (radıyallahu anhâ): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çirkin isimleri değiştirirdi” buyurmuştur.

   * İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Cüveyriye Bintu’l-Hâris’in ismi Berre idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Berre’nin yanından çıktı” denmesini sevmiyordu.

   * Ebu Ümame radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:    “Ben, haklı bile olsa münâkaşayı terkeden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terkedene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlakı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.”

   * Ebû Hüreyre radiya’llahu anh’den rivâyet olunduğuna göre (bir kere) Nebî salla’llahu aleyhi ve sellem’e (muayyen bir yaşta) matlubı (olan bir devesi) ni istemek üzere (bedevî ) birisi gelmişti.Ashâb-ı Nebî bu bedevîye (kavlen veya fi’len) haddini bildirmek istemişlerse de Resûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem:
– Bu adamı bırakınız (, dokunmayınız!) Her sâhib-i hakkın (edeb dâiresinde) hakk-ı talebi vardır, buyurmuş, sonra da:
– Devesi yaşta bir deve veriniz! diye emretmiş. Ashâb-ı Kirâm:
– Yâ Resûla’llah! O yaşta deve bulamıyoruz, ancak onun devesinden daha değerli bir yaşta vardır, demişlerdir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
– Bunu veriniz!. Sizin en hayırlınız borç verimi en güzel olanınızdır, buyurmuştur.

   * İbn-i Abbâs radiya’llahu anhümâ’dan bâzı ashâbına (ki, ‘Atâ’ İbn-i Ebî Rebâh’tır) şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Ey ‘Atâ’! Sana Cennet kadınlarından bir kadın göstereyim mi? Demiştir. O da: Evet gösteriniz, demesi üzerine İbn-i Abbâs şöyle demiştir: Şu (gördüğün iri yapılı ve uzun boylu habeşî) kara kadın yok mu? Bu kadın bir kere Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem’e gelip: Yâ Resûla’llah! Ben sar’alanıyorum, sar’alanınca da açılıyorum, Allah’a benim için du’â buyurunuz, dedi. Resûl-i Ekrem: Ey kadın! İstersen hastalığına sabret. Bunun mukabilinde sana Cennet vardır. İstersen âfiyet vermesi için Allah’a du’â edeyim, buyurdu. Kadın: Yâ Resûla’llah! Hastalığıma sabrederim, dedi. Ancak ben açılıyorum. Açılmaklığım için Allah’a du’â buyurunuz, diye ricâ etti. Resûl-i Ekrem du’â etti. (Edeb yerleri açılmaz oldu).

   * ‘Âişe radiya’llahu anhâ’dan rivâyete göre, Resûlu’llah Salla’llahu aleyhi ve sellem: İnsanlar ayakkabısız, vücûdu çıplak ve (ilk yaradılışları gibi) sünnetsiz haşrolunacaklar buyurdu. Ben de: Yâ Resûla’llah! Erkek, kadın berâber mi? Bunlar birbirlerine (edeb yerlerine) bakarlar, dedim. Resûl-i Ekrem: Yâ Âişe! Haşir işi çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına müsâit değildir, buyurdu.

   * Ebû Hüreyre ve Zeyd İbn-i Hâlid Cühenî radiya’llahu anhümâ’dan rivâyet olunduğuna göre, müşârün-ileyhimâ demişlerdir ki: Bedevî arablardan bir kişi (hasmı ile birlikte) Resûla’llah salla’llahu aleyhi ve sellem’e gelmişti de:
– Yâ Resûla’llah! Size Allah nâmına yemîn eder, ve yalnız Allah’ın Kitâbiyle hükmetmenizi dilerim, demişti. Öbür hasım ise daha dirâyetli ve edepli idi. O da:
– Evet yâ Resûla’llah, aramızda Kitâbu’llah ile hükm ediniz ve (söz söylemek üzere) bana müsâade buyurunuz! dedi…


   Edeb, arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır. Ancak, o da terbiye ma’nâsına artık Türkçeye mâlolmuş kelimelerden biridir.

   Edeb, dine ait prensibler sayesinde ruhta kazanılan ikinci bir fıtrat veya daha geniş ma’nâsıyla ruhun dinle bütünleşerek istikrar kazanmasıdır. Ne var ki her din, insanı edebli kılmaz, İslâm edebli kılar. Aslında biz din deyince hemen İslâm Dini’ni kasdederiz.

   Edeb, aynı zamanda ihsan mertebesine ermenin de adıdır.Daha husûsi ma’nâda edeb, Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve Sellem), farz ve vacibin dışındaki davranış ve hareketlerine aynen ittiba ve yaşantıyı O’nun hayatına göre ayarlama ameliyesidir.

   Edeb insanı diğer varlıklardan ayırır.
   Müslümanlar edeb ile süslenir ve güzelleşir.

   Dünyanın süper gücü Osmanlı edeb ile zirveleşmiştir.Oturmaktan yatmaya, insanlar ile münasebetten toplum içerisindeki hal ve hareketlere kadar her alanda edeb kıriterleri uygulanmıştır.

   “Edeb insan için bir urba, bir elbisedir. Edebli olmayan ise, çıplak demektir.”

   “Edeb, bir tâcdır. O tâcı giyen her belâdan kurtulur. Sen de belâlardan emin olmak, kurtulmak istiyorsan daima edebli olmaya çalışmalısın.”

KONUŞMADA EDEB
   Allah Rasulü, mahrem uzvun adını söylemiyor.. onun yerine iki bacak arası tabirini kullanıyor. Bu, O’nun yüce edebinin bir tezahürüdür. Zaten O, her zaman bizler için, gayet tabiî ve fıtrî olan şeyleri ifade ederken dahi, öyle kendine has derin bir edep içinde olmuştur ki, bazılarımızca en sevimsiz gibi görünen şeyler dahi, birden insanın gözünde sevimli birer tablo haline gelivermiştir. O, ahlâk; karakter, seciye ve tabiatıyla güzelliklere programlanmış bir insandı.

EDEB
   Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri’nin Basra’da bulunduğu günlerde parmağını bir bezle sardığını gördüler. Sebebini soranlara, parmağının ağrıdığını söylüyordu.
Soranlardan birinin yolu Mısır’a düşünce, orada Zünnun-i Mirsi Hazretlerini ziyaretine gitti. Onun da parmağının aynı şekilde sarılı olduğunu gördü. Hayretle ona da sebebini sordu.
-“Uzun zamandır parmağım ağrıyor” diyordu. Bu cevabı duyunca adam, Sehl’in parmağını niçin sardığını anladı. Hocasına riayet düşüncesiyle parmağını sarmıştı.
   Bir müddet sonra Tüsteri Hazretleri, duvara yaslanmış, bağdaş kurmuş bir şekilde gördüler. Yer yer ayaklarını da uzatıyor ve talebelerine: “İstediğiniz her şeyi sorabilirsiniz” diyordu.
   Herkes çok şaşkındı. Hocalarına ne olmuştu acaba?… Zira daha önce onu hiçbir böyle görmemişlerdi. Dayanamayıp:
-Efendim, bir şey mi oldu? Daha önce böyle davranmazdınız?
-Bir insanın hocası hayatta olduğu müddetçe kendisine edeb yaraşır, buyurdu.
Talebeleri, o gün Zünnun-i Mirsi Hazretlerinin vefat ettiğini öğrendiler.

   Abdurrahman bin Kasım’dan:
-“İmam Malik Hazretlerinin tam 20 sene hizmetinde bulundum. Bu müddetin 18 senesini edeb, 2 senesini de ilim öğrenmekle geçirdim. Keşke hepsini edeb öğrenmekle geçirseydim.”

YANLIŞI NASIL DÜZELTTİLER?
   Peygamber Efendimizin mübarek torunları Hasan ile Hüseyin cami avlusunda durmuş, şadırvandan abdest alan yaşlıca bir adamı seyrediyorlardı.
   Hasan bir ara kardeşi Hüseyin’e:
— Bak, dedi, dirseklerini iyice yıkamadı.
— Evet görüyorum, bazı yerler kuru kalıyor.
— Bunu ona söylemeliyiz, abdest sırasında yıkanması farz olan yerlerde iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa ab­dest olmaz, abdest olmayınca tabii namaz da olmaz.
— Ama nasıl söyleyeceğiz? İşte bak, ayaklannda da aynı ihmâli yaptı. Parmak aralarını ovuşturmadı, suyu topuklarına değdirmedi bile. Hadi gidip kendisine söyleyelim.
   Hüseyin:
— Bir dakika, diye kardeşini durdurdu. O bizden çok yaşlı. Söylersek utanabilir. Yahut çocuk olduğumuz için bizi dinlemeyebilir. Onu kırmadan yanlışını anlatmanın
bir yolunu bulmalıyız. Birden aklına geldi:
— Tamam dedi sevinçle, buldum! Adama yaklaştı. Saygı dolu bir sesle:
— Efendim, dedi, sizden bir ricamız var.
— Söyleyin bakalım çocuklar.
— Biz henüz çocuk sayılırız. Şuradan abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlıklarımızı söyleseniz.
   Adam memnun memnun güldü:
— Tabiî, dedi. Başlayın bakalım:
İki kardeş abdest almaya başladılar. Adam dikkatle bakıyor, bir yanlış bulmaya çalışıyor, ama bulamıyordu.
   Kendi abdestini düşündü. Hasan ile Hüseyin gibi dikkat göstermediğini anladı.
Abdestleri bitince saçlarını okşadı:
— Yanlış sizde değil çocuklar bende, dedi. Kusurlu benim, Yanlışımı yüzüme vurmadan bu kadar nazikçe düzelttiğiniz için çok teşekkür ederim. Artık ben de sizler gibi abdest alacağım. İşte başlıyorum.
Yeniden suyun başına çöktü ve bir güzel abdest aldı.

   Sevgili çocuklar. Demek ki, birşeyin doğrusunu bilmek yeterli değildir. O doğruyu başkalarını kırmadan, darıltmadan anlatabilmek de lâzımdır.
PAYLAŞ