Muhabbetullah Allah Sevgisi hakkında ayet hadis ve kıssalar

ihvanlarAYET-İ KERİMELER
   Ankebut / 25. (İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.
 
   Al-i İmran / 14. Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
 
   Yusuf / 8-9. (Kardeşleri) dediler ki: Yusuf’la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir. (Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!
 
  Rum / 21. Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.
 
   Taha / 39. Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
 
 
HADİS-İ ŞERİFLER
   * Hazreti Enes (radıyallahu anh) bildiriyor; Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz” 
 
   * Hazreti Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Abdullah İbnu Ebi Talha’yı doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Vardığımızda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine katran sürüyordu. “Beraberinde hurma da getirdin mi?” diye sordu. “Evet” dedim ve birkaç tane hurma verdim. Onları ağzında çiğnedi, sonra çocuğun ağzını açtı. Ağzına tükrüğü püskürttü. Bebek, yalamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Ensar’ın hurma sevgisine bakın (doğar doğmaz başlıyor)” diye latife etti ve çocuğu Abdullah diye isimledi.”
 
   * Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil (aleyhisselam)’e şöyle seslenir: “Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!” Bunun üzerine semâda aynı şekilde nida edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu ayet ifade etmektedir: “İnanıp hayırlı iş işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır” (Meryem 96). “Allah bir kula buğzettimi, Cibril (aleyhisselam)’e seslenir: Ben falancaya buğz ediyorum. Bu şekilde semâda nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir.”
 
   * Sa’d İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben yanında otururken, bir grub insana ihsanda bulundu. Ancak onlardan benim daha çok hoşlandığım birine hiçbir şey vermedi. Ben: “Falanca ile aranızda ne var (ona niye vermedin)? Allah’a kasem olsun, ben onu mü’min görüyorum!” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Müslüman (görüyorum de!)” buyurdu. Sa’d (dayanamayıp) bu kanaatini üç kere söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) da her seferinde aynı şekilde karşılıkta bulundu. Sonuncu sefer şunu ekledi: “Ben, nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunurum (ihsanda bulunmam sevgime ölçü değildir)”
 
   * Hazreti Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” (Cemaatte bulunan bâzıları): “Ey Allah’ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir`?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi.”
 
* İbnu Mes’üd (radıyallâhu anh.) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: “Gel!” dedi, o da geldi. Sonra “Geri dön!” diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: “Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olana bindireceğim.” 
 
   * Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:    “Size emîrlerinizin en hayırlıları kimlerdir, en şerirleri kimlerdir haber vereyim mi? Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir; lehlerinde hayırla dua edersiniz, onlar da size hayır dua ederler. Ümerânızın şerirleri de sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler, siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler”
 
   * Ebü’d-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hazreti Dâvud (aleyhisselâm)’un duaları arasında şu da vardır: “Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl.”     Ebü’d-Derdâ der ki: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hazreti Dâvud’u zikredince, onu “insanların en âbidi (yani çok ve en ihlaslı ibadet yapanı)” olarak tavsif ederdi.”
 
   * Yine İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Ömer radıyallahu anh, Üsame İbnu Zeyd’e (fey’den) üçbinbeşyüz (dirhemlik) pay ayırmıştı. Bana ise üçbin (dirhemlik) pay verdi.     “Niye Üsâme’yi benden üstün tuttun? Vallehi hiçbir savaşta benden ileri geçmiş değil (yani ben de onun katıldığı her savaşa katıldım) dedim. Bana şu cevabı verdi:     “Ey oğulcuğum! Zeyd radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm nezdinde babandan daha sevgili idi. Üsame radıyallahu anh da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a senden daha sevgilidir. Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın sevgisini kendi sevgime tercih ettim.”
 
   * Hazreti Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “İhtiyar kimsenin kalbi iki şeyin sevgisinde daima gençtir: “Hayat sevgisi, çok mal sevgisi.”
 
   İnsan, sevdiği nisbette insandır. Gönül muhabbetle dolup taştığı nisbette ihsan ehlidir. Bu, kullukta “Hakkı” gibi olma şuuruna ulaşmaktır. İşte “îmân” ve “İslâm”dan sonra en büyük derece…
 
   Mahlûkatı sevmemek, “Halık”a nisbeti bilmemekten olur. “Halık” sevilir de ondan ötürü “Mahlûk”u sevilmez mi? Esasen sevmeyenler, peygamberlik anlayışından haberdar olmıyan nâdanlardır. Bütün inceliğiyle veralar ötesi “Melekût” cennetine ulaşan varlığın özü, ne o havanın füsunkârlığına, ne Cennet’in güzelliğine ve ne de hurilerin perdedarlığına kapılmamıştı. O, gizliliklerle dolu, nâz ile gidip niyåz ile döndüğü o gece yolculuğunda dudağı tebessümle süslü, gönlü halka muhabbetle kaynayıp durduğu anda dahi “Ümmeti”ni dilemişti.
 
   Peygamber deyip de, “Muhabbet”i hatırlamamaya imkân var mı? Sevgiyi hatırlamadan, gerçek “Vahdet”i düşünmeden, bir saadet devri nasıl düşünülür? O, âleme muhabbet dellâlı olarak geldi ve dört bir bucağı şefkat anahtarıyla açtı. Dostu, düşmanı O’ndan mürüvvet gördü, kîll ü kale mahal kalmadı. O kadar ki Allah (celle celaluhu) O’na, cezaların tatbikinde şefkate kapılmamasını söylüyor, ümmetinin ızdırabından ve çok kere onların duygusuzluğundan hissettiği teessürü başına kakıyordu.
 
   Seyyid Şerif-i Cürcanî “Şerh-ül Mevakıf”ta demiş ki: “Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşakelet (yâni meyl-i cinsiyet), ya Kemâldir. Çünki Kemâl, mahbub-u lizâtihîdir.” Yâni, ne şeyi seversen ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşakele-i cinsiye için, ya Kemâl olduğu için seversin. Eğer Kemâl ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Meselâ; eski zamanda sahib-i Kemâlât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârane muhabbet edilir.
 
YALNIZ HZ. ALİ’Yİ SEVEN ADAMIN HALİ
   Şeyh Ebu Abdullah el-Mühtedi hacca gitmişti. Harem-i Şerifte su dağıtılırken bir kişinin suya hiç iltifat et­mediğini görünce hayret etti. Zira suya hemen herkesin eli uzanıyor, alan bunu büyük bir fırsat biliyordu.
Durumu dikkatini çekince sordu:
– Sen hiç susamıyor musun?
– Evet, dedi meçhul adam. Ben hiç susamıyorum.
– Ciddî mi söylüyorsun bunu?
– Evet, ciddî söylüyorum. Ben hiç susamıyorum ar­tık. Tevbe ettikten ve Resûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin mübarek eliyle içirdiği sudan içtikten sonra…
   El-Mühtedi iyice meraklanmış ti. Biraz daha yaklaştı meçhul adama.
– Ne demek, bunu anlatır mısın?
Adam başladı anlatmaya:
– Ben Hil halkının Ali’den başkasını sevmeyenlerindenim. Biz kendimize Şîî ismi takmıştık. Bunun için de sadece Ali’yi seviyor, diğerlerine buğzediyordum.
   Bir gece rüyamda kıyametin koptuğunu gördüm. İnsanlar susuz ve korku içindeydiler. Ben de susayanlar içindeydim. Bu yüzden Resûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin Kevser Havuzu’na doğru yol almak istedim. Baktım ha­vuzun başında ellerinde nurdan bardaklarla su dağıtan sahabiler var. Bunların içinden Ali’yi seçip ona gittim. Bir bardak suyu ondan isteyecektim.Çünkü biz Ali’yi çok seviyor, ötekilerine ise buğzedi-yorduk. Onlar diyorduk, Ali’nin hakkını aldılar. Ne yazık ki ben Ali’nin önüne varıp da suya uzanınca bardağı çek­ti, defol, der gibi bir tavır aldı. Ben şaşırdım. Ümidimi kesince de Ebu Bekr’e yaklaştım. O da aynı tavrı aldı. Ömer’e yaklaştım, o da aynı durumda beni reddetti. Os­man’a varınca, O da ötekilerin yaptığını yaptı. Bana hiç biri de su vermediler.
   Oradan ümitsiz şekilde uzaklaşıp Resûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri’ne varıp şikayette bulundum.
– Ya Resûlallah, ben Ali’den su istedim vermedi. O’nu gören diğerleri de aynı şeyi yaptı. Bir bardak su­yu bana çok gördüler.
Bunun üzerine Resûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
– Elbette sana su vermezler! Çünkü sen Ali’yi se­viyorum diyerek ötekilere buğzettin, ashabıma hür­metsizlikte bulundun. Benim ashabıma hürmetsizlik­te bulunanlar mahşerde susuz kalacaklar.  Ne Ali’den, ne de ötekilerden tek damla su alamayacaklardır!
   Yalvarmaya başladım:
– Ya Resûlallah, ben bu yanlış düşüncemden do­layı, tevbe edersem kabul olur mu? Ali’yi de, ötekileri de aynı şekilde sevsem, hiçbirine hürmetsizlikte bu-lunmasam kabul edilir miyim?
Buyurdu ki:
– Şayet sen bu yanlış düşüncenden samimi şekil­de vazgeçer de, tevbe edersen, sana ben kendi elimle su içiririm!
   Hemen taşıdığım bu yanlış inançtan dolayı tevbe, is­tiğfar ettim. Hulefâ-i Raşidin’e ve diğerlerine hep birlikte hürmet duyup, hiç birine saygısızlıkta bulunmayacağıma söz verdim. Bundan sonra Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bana bizzat kendi mübarek elleriyle bir bardak su ikram ettiler.
– Sonra ne oldu?
– İşte o sudan sonra, bir daha dünyada susama ha­line hiç düşmedim. Burada su dağıtılırken herkesin eli suya uzanıyor, ama ben hiç gerek görmüyorum. Çünkü Resûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretleri’nin içirdiği suyun serinliği halen ağzımda. Sanki şimdi içmiş gibi oluyorum.
 
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR
   Bir adamın (dilinde) cömertlik vardı. Ama (elinde) hiç yoktu.
Her fırsatta, cömertikte bulunduğunu anlatır, ama gerçekte hiç de o kadar cömertliğinin olmadığı bilinirdi.
   Bir gün İbrahim Edhem’in yanında otururken dedi ki:
– Ey Belh’in büyüğü! Herkese nasihat ediyorsun, bana da nasihat eyle.
İbrahim Edhem:
– Nasihat edersem tutar mısın? dedi. Adam, söz verdi. Şöyle dedi İbrahim Edhem:
– Senin işin bağlıyı açmak, açığı da bağlamaktır!
Bir şey anlamadı bundan. Sordu:
– Bu ne demek?
Şöyle izah etti İbrahim Edhem:
– Bağlı olan kesenin ağzıdır. Onu açacaksın, açık olanda senin ağzındır, onu da kapayacaksın. Çünkü yapmadığı cömertliği yaptığını söylemektedir.
   Gerçekten de bazılarımızın dilinde cömertlik vardır. Ama tatbikata gelince durum değişir, iş veresiyeye kay­maya başlar. İşte böyleleri için darb-ı mesel olmuştur İbrahim Edhem’in bu sözü:
– Senin işin, bağlıyı açmak, açığı bağlamaktır! Siz hiç düşündünüz mü bu konuyu?
Sizin de buna benzer haliniz söz konusu olabilir mi?
İsterseniz bir düşünün… Cömertliğiniz dilinizde mi, elinizde mi?
   Belh’in bu aziz velisine piyasanın çok pahalandığını, etin okkasının şu kadara çıktığını söylediler. Sakin cevap verdi:
– Bizim elimizde değil mi, hemen ucuzlatalım?
– Nasıl dediler? Şöyle izah etti:
– Bir müddet nefsimize hakim olur, almayız. Hemen ucuzlar!
   İbrahim Edhem şunu da ilave etti:
–  Unutmayınız, her pahalılıkta ben kazanırım. Çünkü pahalanan şeyi bir müddet almam, param yanımda kalır, kazancım artar.                                            
   İbrahim Edhem bir gece rüyasında elinde defterle dolaşan Cebrail aleyhisselamı görür:
– Nedir elindeki defter? diye sorar. O da:
– Hak dostlarının ismini yazdığım defter, der.
– Benim ismim de yazılı mı? deyince:
– Hayır, senin ismin Hak dostları arasında yoktur, cevabını verir.
   Üzülen İbrahim Edhem bu defa da şöyle sorar:
– Peki, benim ismim Hak dostları arasında yoksa, Hak dostlarını sevenlerin arasında da yok mu?
– Var!
– Öyle ise ne duruyorsun? der.
   Cebrail aleyhisselam düşünmeye başlar. Ne yapacağını bilemez. Bu sırada Rabbimizden emir gelir:
– Ey Cebrail! niye düşünüyorsun? Kişi sevdikleriyle beraber değil midir? İbrahim, Hakk dostlarını seviyorsa sonların arasında bulunması gerekmez mi? Yaz onu da hak dostları listesine!
 
MUHABBETİN İLÂCI
   Ey sâlih kişi! Sen bil ki, sevgi çok yüce bir makamdır. Onun İlâcı önemlidir. Bir kişi güzel bir şeye aşık olmak dikse onun ilk tedbiri, o aşktan başka ne varsa onlardan yüz döndürmektir, ve daima o sevdiğine bakmalıdır. Sevgilinin yüzünü görünce eli, ayağı, saçı örtülü bile olsa onları da görmeğe uğraşır. Her güzelliği gördükçe meyli artar. Vaktâ ki, bu yolda sevgisini sürdürünce şüphesiz kendisinde az veya çok eğilim doğar, işte Hak Teâlâ’nın da sevgisi, O’na duyulan muhabbet böyledir. Onun birinci şartı budur. Yâni, dünyadan yüz döndürmek, gönlü dünya muhabbetinden tertemiz kılmaktır. Hak’tan başkasının muhabbeti, kişiyi, Hakk’ın muhabbetinden meneyler. Bu hâl, tıpkı ekin tarlasını otlan, ayrıktan, dikenden temizlemek gibidir. Bundan sonra Hak Teâlâ’nın marifetini dilemek gelir. Eğer bir kişi, Hak Teâlâ’yı sevmezse bu Allah’u Teâlâ’yı bilmediğinden ötürüdür. Yoksa, Allahü Teâlâ’nın cemâli de, celâli de elbette sevgilidir.
Bir kişi Hazret-i Ebû Bekir’i ve Hazret-î Ömer’i tanıyıp bilince, ikisini de sevmekten uzak kalamaz. Çünkü onların menkıbeleri, mücahedeleri elbette sevgilidir. Allah hakkında bilgi sahibi olmak, tıpkı tohumu kara toprağa ekmek gibidir. Nasıl ki, bir kimse bir kimseyi çok ansa, ondan kendisine bir ünsiyet, yakınlık doğar.
 
   Sen bil ki, hiç bir mümin, sevginin köklerinde birbirinden farklı değildir. Muhabbetin esasında onda izler vardır. Lâkin o sevginin değişikliği üç sebepten ileri gelir:
   Birincisi: Dünyaya olan meyil ve muhabbetten doğan ayrılıktır ki, halkın bir kıs­mı diğerlerinden daha fazla veya az olarak dünyayı sever ve onunla meşgul olurlar. Bir şeydeki sevginin ve meşguliyetin azlığı veya çokluğu ise başka bir şeyin sevgisinin azlı­ğını veya çokluğunu gerektirir.
   İkincisi: Marifet (tanıma) derecesindeki farklılıktır. Câhil bir kimse İmam-ı Şafiî’yi âlim diye bildiği için sever. Fıkıhçılar, Şafiî’yi bazı ilimlerden haberli olduğu için daha ziyade severler. Ayrıca Şafiî’yi sevenler akrabası ve öğrencileridir ki, onun bütün ilimlerinden ve ahlâklarından haberlidirler. Bundan ötürü de onu öteki fakihlerden daha fazla severler. Üçüncüsü: Ünsiyetin kazanılmasına sebep olan zikir ve tâattaki farklılıktır.
 
   Bir kişi Hak Teâlâ’yı ne kadar çok bilirse, O’nu o kadar fazla sever. Birde sevginin vesilesi zikir ve ibâdettir ki, onlarla ünsiyet elde edilir. Bu üç sebepten ötürü meyil ve sevgide ayrılıklar olur. Fakat bir kimse Hak Teâlâ’yı hiç bir zaman dost tutunmazsa bu, kişinin Allahu Teâlâ’yı asla bilmemesinden, tanımamamdandır. Görünen yüzün güzelliği elbette sevilir. Onun gibi batini olan yüz de elbette sevgilidir, mahbubdur. Böylece muhabbet marifetin (tanımanın) semeresi olmuş olur.
Marifetin kemâlini ele geçirmenin iki yolu vardır:
 
   Birinci yol: Tasavvuf ehlinin yoludur. O da mücahededir. Sürekli zikretmek ile kalbi safi kılmak, arındırmaktır. Öyle ki, Allah’tan başka her şeyi unutmaktır. Bundan sonra o kişinin bâtınında bazı haller belirir ki, belki o hallerle Hak Teâlâ’nın yüceliğinin kemâli, parıldar ve müşahede edilir gibi bir şekil alır. Bunun örneği ava tuzak kurmak gibidir ki, o tuzağa kimi zaman olur av düşer, kimi zaman düşmez. Kimi zaman olur ki, içine sıçan düşer, kimi zaman da doğan düşer. Bundaki fark çok, ama çok büyüktür ve saadet, bağışlanan mikdardadır.
 
   İkinci yol: O da marifet ilmini öğrenmektir. Bu hususta kelâm ilmini ve başka ilimleri öğrenmek fayda vermez. Bunun da başlangıcı Hak Teâlâ’nın acâip san’atını tefek­kürdür. Bunların kimisine işaret etmiştik. Bundan sonra acâip san’atlardan ilerleyerek Allah’ın zâtının cemâlini, celâlini düşünmek gelir. Bu hâl, Allah’ın zâtının, sıfatlarının ve isimlerinin hakikatlerinin keşfolmasına kadar sürer. Ve bu uzun bir ilimdir. Ancak zeki olan kişinin buna erişmesi mümkündür. Ancak arif bir üstad ele geçirmekle bu imkân hâsıl olabilir. Ama zekî olmayanlar bu ilme erişemez. Çünkü bu, av düşecek veya düşmeyecek tuzak kurmak değildir. Belki aksine bu ticaret ve çiftçilik gibidir. Bir kişi iki koyun alır. Bir erkek, biri de dişidir. Bunları çiftleşmeye salar. Bundan ötürü malı çoğa­lır. Ancak koyun sürüsünü yıldırım çarpar, hepsi helak olur, gider.
 
   Bir kimse muhabbet dilerse marifet yolundan başka bir yolla dilememelidir. Bu, güçtür, müşküldür. Bir kişi marifeti, bu iki yoldan değil de başka bir yoldan ararsa onu bulamaz. Ve bir kimse ki, Hak Teâlâ’nın sevgisi kendisinde olmadığı halde âhiret saadetinin kemâline erişmeği isterse yanlış hareket etmiş olur. Çünkü âhiret, Hak Teâlâ’ya erişmekten başka bir şey değildir.
 
MUHABBETİN ALÂMETLERİ
   Ey sâlih kişi! Sen bil ki, muhabbet aziz, değerli bir mücevherdir. Muhabbet dâvasını gütmek kolay şey değildir. Her kişinin kendisini Allah dostlarından sanması reva değildir. Lâkin muhabbetin alâmeti, nişanesi vardır. Onları o kişi kendisinden istemelidir.
 
Birinci nişane: Kendi ölümünü kötü, kerih görmemektir ki, hiç bir dost, dostunu didârını görmeyi çirkin görmez. Resul (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:”Bir kimse Hak Teâlâ’nın didârını (yüzünü görmeyi) dost tutunmuşsa, Hak Teâlâ da onun didârını dost tutunur.”
 
   Buveyti (Allah rahmet eylesin), zahitlerden birine:
-Ölümü seviyor musun? diye sordu. O zahit durakladı. Buveytî:
-Eğer sadık olsaydın ölümü dost tutunurdun! dedi.
   Ama bir kimsede Allah sevgisi olup da ölümünün erken gelmesini istememesi ve asıl ölümü çirkin görmesi caizdir. Belki olur ki, henüz ölüm hazırlığını yapmamıştır. O hazırlığı yapmak diler.
 
İkinci nişane: Hak Teâlâ’nın sevdiğini kendi sevdiğinin üzerine tercih eder. Halık’ın sevdiğini kendi sevdiğinden daha üstün görür, onu seçer. Bîr şeyi sevdiğinin yakınlığına sebep bilirse onu terketmez. Bir şey de sevdiğinde kendisinin uzaklaşmasına sebep olursa ondan uzaklaşır. Böyle bir kişi bütün kalbi ile Allahü Teâlâ’yı seven, O’nu dost tutunan bir kimsedir. Nitekim Resul (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:”Bir kişi Hak Teâlâ’yı kalbi ile dost tutunan kimseyi görmek isterse, Huzeyfe’nin azatlı kölesi olan Salim’e baksın.”
   Eğer bir kimse günahkâr olsa, mâsiyet işlese bu, Allahü Teâlâ’ya muhabbeti olmadığına delil değildir. Belki bu, sevginin bütün kalbiyle olmadığına delalet eder. Buna da alâmet şudur ki, Numanı nice kez şarap içtiğinden ötürü kamçıladıklarında birisi ona lanet etmişti. Resul (Sallallahu aleyhi ve sellem) lanet savurana:”Ona lanet etme. Belki o, Allah’ı ve Allah’ın Resulünü sever!” dedi.
 
Üçüncü nişane: Hak Teâlâ’nın zikri, dostu olanın gönlünde tazelenir, durur. Ve ona bu zikir zor gelmez, kendisine zahmet vermeden teşvikçi olur. Çünkü bir kimse bir şeyi severse, onu çokça anar. Eğer dostluğu, muhabbeti tam olursa, onu hâtırından hiç çı­karmaz. Eğer kişi gönlünü zorla, zahmet ve lekeli üfle Hak Teâlâ’nın zikriyle uğraştırırsa, başka sevdiği şeyin gönlüne hâkim olmasından korkutur. Kimi zaman olur ki, onun gönlüne Hak Teâlâ’nın sevgisi galip olmaz. Fakat Hak Teâlâ’nın sevgisi galip olur ve Hak Teâlâ sevgisini elde etmek diler. Hak Teâlâ’nın sevgisinin kalbe hâkim olması ile O’nun sevgisini isteme sevgisinin kalbe hâkim olması birbirinden çok farklı şeylerdir.
 
Dördüncü nişane: Hak Teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’i, Allah’ın Resulünü ve Hak Teâlâ ile İlgili olan her şeyi sevmektir. Bu sevgi kuvvetli bir sevgi olmalıdır. Çünkü bütün halkı severse, halkın hepsi Allah’ın kullarıdır. Eğer bütün varlıkları, mevcudatı severse onların da hepsi Allahü Teâlâ’nın yarattığıdır. Nitekim bir kişi bir ki­şiyi severse, onun yazdığı kitapları ve elyazısını da sever. Çünkü bunların her biri, o kişi­nin zatından ayrı olmayan eseridir.
 
Beşinci nişane: Halvete (yalnızlığa) ve Allah’a yalvarıp yakarmaya (münâcata) düşkün olmaktır. Günlük zahmet ve ilişkilerin ortadan yok olması için akşam olmasını arzu etmektir. Eğer kişinin kendisini, tenhada Allahü Teâlâ ile dostluk kurup O’na yalvarmayı bırakıp, gündüzün uyumayı ve konuşmayı daha çok severse o kişinin dostluğu zayıf olur.
 
   Dâvûd aleyhisselâm’a şu vahiy inmişti:
—Ey Dâvûd! Halktan hiç kimseyle arkadaşlık etme, benden kesilirsin. Bil-hassa şu iki kimseyle ki: Birisi, sevap dileğinde aşırılığı olup da sevabın kendisine geç eriştiğinde ötürü gevşer, tembellik eder. Ötekisi de beni unutup kendi hâli ile kanaat eder. Böyle bir kişinin alâmeti, şudur ki: Ben onu, kendi kendine bırakır, onu kendime değil, dünyaya hayran ederim.
Hak Teâlâ’ya sevgisi tamam olan kulun, Hak Teâlâ’dan başkasına yakınlığı, ünsiyeti kalmaz. İsrailoğularından, ibâdete düşkün bir kişi vardı. Geceleri namaz kılardı. Bu ibâdetini geceleri sabaha kadar bir ağacın altında yapar. Bu ağacın üstünde de bir kuş gü­zel bir sesle öterdi. O zamanın peygamberine şöyle bir vahiy indi:
-Ey nebîm! O âbîd kişiye söyle ki, “Sen mahlûkla ülfet kurdun, Hâlik’i (Yaratan’ı) unuttun, senin âbidliğinden bir derece düştü. Hiç bir amelle yine o dereceye erişe­mezsin.” Yine birtakım insanlar, Hak Teâlâ ile ünsiyette ve münâcaatta öyle bir dereceye erişmişlerdir ki, bulunduktan ibadethanenin bir yanına bir ateş düşerdi de haberleri olmazdı. Birisinin ayağı bir hastalıktan ölürü namaz kılar, ibâdet ederken kesildi. Onun ayağının kesildiğinden haberi bile olmadı.
   Hazret-i Davud’a vahiy gelip şöyle buyuruldu:
-Ey Dâvûd! Bana şu kişi yalan söylemektedir. Beni sevdiğini söyler de bütün gece uyku uyur. Seven, sevdiğinin yüzünü aramaz, dilemez mi? Her kimse beni dilerse, ben onunlayımdır.
   Musa aleyhisselâm:
-Yâ Rabbi, nenlesin? Tâ ki seni dileyeyim? dedi. Allahü Teâlâ da:
-Ey Musa! diye buyurdu. Madem ki, beni diliyorsun, ben seninleyim. Altıncı nişane: Kul ibâdetleri kolayca yapar. İbâdetin ağırlığı ondan giderilir. Ulu
kişilerden, Mâmın ileri gelenlerinden biri der ki:
-Yirmi yıl kendimi gece namazına vakfettim. Vaktim âdeta can çekişmekle geç­ti. Ondan sonra yirmi yıl daha bu gece namazından nimetlendim. Çünkü dostluk gücü olunca hiç bir lezzet ibâdet lezzetine erişemez. Güçlük ise nerede kalır?
 
Altıncı nişâne: Kul, Hak Teâlâ’nın bütün itaatli kullarını sever, onları dost bilir. O da onlara muti olur, baş eğer. Onlara karşı merhametli ve şefkatlidir. Bütün kâfirlere ve âsi kişilere düşman olur.  Nitekim Hak Teâlâ da şöyle buyurmuştur:
   “Hak Teâlâ’nın velileri kâfirlere hısmedici ve birbirine şefkat edicilerdir.” (Fetih Sûresi; 29).
Peygamberlerden biri Allahü Teâlâ’ya şöyle yakarışta bulundu: – Ey Allah’ım! Senin velilerin ve dostların kimlerdir?.
   Hak Teâlâ şöyle buyurdu:
   ”Beni sevenler küçük çocuğun anasına sevgi duyduğu gibi bana sevgi duyanlardır. Ve kuşun yuvasına sığındığı gibi adıma sığınanlardır. Ve kaplanın kızınca hiç bîr kişiden korkmadığı gibi bana âsi olanlara karşı öyle hışımlı olan ve korku nedir bilmeyenlerdir.”
 
   Bu nişaneler ve bunlar gibi alâmetler çoktur, Bir kişinin sevgisi, dostluğu tam olursa, bütün bu alâmetler onda mevcut bulunur. Bir kimsede bu nişanelerin bir kısmı bulunur, bir kısmı bulunmazsa onun sevgi ve dostluğu da o ölçüde olur.
PAYLAŞ