Takva nedir? Takvanın dereceleri nelerdir?

AYET-İ KERİMELER
   O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.(Bakara / 2-3.)
 
   Eğer o beldelerin halkı inanmış ve takva sahibi olmuş olsalardı, üzerlerine göklerin ve yerin bereketini açardı. (A’raf/96)
 
    Andolsun biz, Musa ve Harun’a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan’ı verdik. (O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.(Enbiya / 48-49)
 
   Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.(A’raf / 201)
 
    Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).(A’raf / 26.)
 
   (O yurt,) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takvâ sahiplerini böyle mükâfatlandırır. (Onlar,) meleklerin, “Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin” diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.(Nahl / 31-32)
 
HADİS-İ ŞERİFLER
    Abdullah İbnu Amr radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resülullah aleyhissalatu vesselam’a: “En efdal insan kimdir?” diye sorulmuştu. “Kalbi mahmüm (pak), dili doğru sözlü olan herkes” buyurdular. Ashab: “Doğru sözlülüğün ne demek olduğunu biliyoruz. Mahmümu’l-kalb ne demektir?” diye sordu.    “(Mahmüm kalb), Allah’tan korkan tertemiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, hased yoktur” buyurdular.”
 
   Hazreti Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ey Ebu Hureyre, verâ sahibi ol (harama götürme şüphesi olan şeylerden de kaçın) ki insanların Allah’a en iyi kulluk edeni olasın! Kanaatkârlığı esas al ki insanların Allah’a en iyi şükredeni olasın. Nefsin için sevdiğini insanlar için de sev ki (kâmil) mü’min olasın. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et ki (kâmil bir) müslüman olasın. Gülmeyi az yap, zira çok gülmek kalbi öldürür.”
 
   İrbâz İbnu Sâriye (radıyallahu anh) dedi ki: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: “Ey Allah’ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?” dedi. “Size, buyurdu, Allah’a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn’in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid’attır, her bid’at de dalalettir, sapıklıktır.” 
 
TAKVA NE DEMEKTİR?
   Takvâ; ıstılahî mânâda Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma ve rahmetine kavuşma cehdi şeklinde tarif edilmiştir. Her kavramın olduğu gibi elbette ki takvanın da mertebeleri var.. farzları harfiyyen yerine getirip, haramlardan kaçınma onun ilk basamağı; şüpheli şeylerden tevakki edip, haramın semtine bile sokulmama gayreti içinde yaşama ise ikinci basamağıdır. Bunlardan birincisine takva kapısını tıklatma, ikincisine de takva kapısından içeriye girme diyebiliriz. Ardından bir kısım mübahları “şüphelidir” mülahazasıyla terketmek gelir ki, buna da “azami takva” adını verebiliriz.
   Takvâ, vikaye kökünden gelir; vikaye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Şer’î ıstılahta takvâ, Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi şeklinde tarif edilmiştir.
   Lügat ve şer’î ma’nâlarının yanında bazen korku, takvâ tabiriyle; bazen de takvâ, korku sözcüğüyle ifade edilmiştir ki, şeriat kitaplarında her iki şekilde de kullanıldığını görmek mümkündür.
   Bir de takvânın oldukça şümûllü ve umumî ma’nâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden şerîat-ı fıtriye kanunlarına riayete; cehennem ve cehennemi netice veren davranışlardan cenneti semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.
   İşte bu ma’nâda takvâ insan için biricik şeref ve değer kaynağıdır ki: “ -Sizin Allah indinde en asil, en şerefliniz takvâda en derin olanınızdır” (Hucurât, 49/13) âyet-i pürenvârı da buna işaret etmektedir.
 
    Takvâ, paha biçilmez bir hazine, en zengin hazinelerin en mûtenâ yerinde eşsiz, bîhemta bir cevher, bütün hayır kapılarını açan sırlı bir anahtar ve cennet yolunda bir buraktır. Bu müstesnâ yerine binâen o, Kur’ân-ı Kerim’in zülâl beyânıyla, tam yüz elli defa ışık tayfları halinde gelir ve ruhlarımızın dimağına akar.
 
   İbadet ve itaat kutbunda takvâ denince, daha çok iç safveti, gönül derinliği ve ihlâs enginliği anlaşılır; ma’siyet dairesinde de günah ve şüpheli şeylere karşı kesin tavır ve kararlılık. Bu itibarla da, kulluğun çeşitliliğine göre, aşağıdaki hususların hepsini takvânın ayrı bir buudu sayabiliriz:
1. Kulun mâsivâullah’tan (Allah’dan gayrı her şey) kaçınması.
2. Onun şeriat ahkâmına bihakkın riayet etmesi.
3. Esbab dairesinde cebre düşecek davranışlardan, kudret dairesinde i’tizâle sapacak inhiraflardan sakınması.
4. Hakk’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunması.
5. Yasaklara muhalefet etmeye çekecek nefsî hazlara karşı devamlı uyanık olunması.
6. Maddî-manevî herşeyin Allah’dan bilinip, nefse hiçbir şeyin temlik edilmemesi.
7. Kendini hiç kimseden daha âlî ve daha hayırlı görmemesi.
8. Allah’dan başka hiçbir şeyi gaye-i hayal edinmemesi.
9. Hazret-i Rehber-i Küll’e bilâ kayd u şart inkıyâd edilmesi.
10. Âyât-ı tekviniyenin sürekli tetkik ve tefekkürüyle kalbî ve ruhî hayatın yenilenmesi.
11. Ve değişik buudlarıyla râbıta-ı mevtte kusur edilmemesi.
Hâsılı, takvâ bir kevser, müttakî de ona ulaşmış bahtiyardır; Hakk katında bu mazhariyeti elde etmiş insan da azdır.
 
   Dünyada refah ve fakirliğin, gelişmişlik veya geri kalmışlığın yolu, Allah’ın tekvînî hükümlerine uyup uymamaktan geçer. Bunlara uyarak refaha ulaştıktan sonra şımarmama, yoldan çıkmama ise, tamamen teşriî hükümlere irtibaya bağlıdır. Hem tekvinî hem teşriî hükümlere uyma, her iki dünyada saadet vesilesidir.
 
    Makam ve derece münasebeti var. Yani, bazılarına, “Allah’tan, O’ndan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun” denilir. O’nun makamı, derecesi, böyle bir emre muhatap olmasını gerektirir. Fakat, bu emrin ifasının sınırı yoktur. Nasıl, Allah’a ne kadar ibadet edersek edelim, en sonunda söyleyeceğimiz, O’na gerektiği gibi ibadet edemediğimizin ve esasen bundan aciz bulunduğumuzun itirafı, yani “Sübhaneke mâ abednâke hakka ıbâdetike ya Ma’bud (Sübhansın Sen, Sana ibadetin hakkını veremedik. İbadet etmemiz gerektiği gibi ibadet edemedik)” ise, O’ndan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkmanın ulaşabildiğimiz en üst noktasında da söyleyeceğimiz, “Sen’den, korkmamız gerektiği ölçüde korkamadık; takva sahibi olmamız gerektiği ölçüde muttakî olamadık”tır.
   Sahâbe-i Kıram, bu emri alınca, bu olanlara öyle ağır geldi ki, sararıp soldular. Çok kıyamdan ayakları şişti; çok secdeden elleri, alınları, dizleri nasır bağladı. Doyuncaya kadar yemek yiyemez, eşlerinin yanına yaklaşamaz oldular.
 
ÖNEMLİ:::
   Namahrem bir kadına bakmamak islamı yaşamaktır.Bediüzzaman hazretleri’nin İstanbul’da ikamet ettiği 7 yıl zarfında namahreme bakmamak için şemsiye taşıdığı bilinir.Gözünün ucunun dahi harama çarpmasından korunmak için.İşte takva budur.
   Ancak bu gün onun yolunu takip eden nurcu kardeşlerimizin ”ablalar, abiler” diyerek sanki mahremmiş gibi birbirlerinden kaçınmamaları düşündürücüdür.
  
   Takva dikenli olda yürümeye benzetilmiştir.O halde şu imtihan yurdunda Allah’dan korkalım, takva ipine sarılalım.
 
   SIRATTAN GEÇERKEN
Bir dostu, vefatından sonra, rüyasında Ebu Ali Dekkak Hazretleri’ni görür. Sıratın üzerinden geçmektedir, fakat sırat çok geniştir.
– Efendim, sırat kıldan ince, kılıçtan keskindir diye biliyoruz. Bu ne haldir? diye sorar. Hazret cevap verir:
– Elbette o söz doğrudur. Fakat sıratın üzerinden geçene göre değişir. Bir kimse, dünyada ne kadar geniş giderse, burada o kadar dar bir köprüden geçer. Dünyada, Allah’ın emir ve yasaklarına İnceden inceye dikkat eden, burada o kadar geniş bir köprüden yürür.
   Burada hassas yaşayan, haddi ve sınırı aşmayan, orada sınırı geçmek telaşına düşmeyecek, burada korkan, orada korkmayacaktır.
   Burada korkmayan, haddini aşan, orada sıratı korkunç vakumları ile insanları yutan, yürünmez, dokunulmaz, geçilmez bir köprü olarak bulacaktır.
   O mânâda, iki korkuyu ve iki emniyeti bir arada yaşamak mümkün değildir.
 
   RAŞİD HALİFELERİN TAKVASI
   Tasavvufun menşeini Hazret-i Resûlüllah’ın zühd ve takva içinde geçen hayatında bulanlar vardır. Ayrıca, Râşid halifelerin yaşayışlarında da, tasavvufun menşei sayılan misaller mevcuttur.
Halife seçildiği günün sabahında sırtına kumaş to­punu yüklenmiş, pazara giden Ebu Bekr’e (radıyallahu anh) rastlayan Hazret-i Ömer;
— Nereye ey Allah’ın Resûlü’nün halifesi? diye so­rar. O da:
— Çarşıya gidiyorum, ticaretimi yapacağım, deyince:
— Sen nasıl ticaretle uğraşırsın? Müslümanların işiyle kim uğraşacak? diye itiraz eder.
Bu defa, “geçimimi ne ile temin edeceğim?” yollu sual sorunca der ki:
— Sen işinin başına dön, bundan sonra sana günde yarım koyun alacak kadar maaş bağlayalım.
Buna rağmen Hazreti Ebu Bekr, şahsî kazancını esas almaya gayret eder, maaşa bel bağlamazdı.
— Kişinin en güzel rızkı, kendi eliyle kazandığıdır, diye söylenirdi.
 
   Bir defasında kölesinin getirdiği ekmeği açlık heyecanıyla hemen yemeye başlamış, kölesi de o sırada:
— Bu ekmeğin parasını, bir kadının falına bakmıştım da ondan almıştım… deyince, hemen kalkıp öteye giderek fal parasıyla alınmış ekmek lokmasını kusmaya çalışmış, midesine şüpheli şey girmesinden fevkalâde ürküntü duymuştu.
 
   Halife olmasına rağmen hırkasında tutturulmuş yamalar göze çarpardı. Kırk yamalı giymeye razı olur, ama şüpheli giymeye razı olmazdı. Bu halinde bile gözyaşı dökmekten kendini alamadığı görülürdü.
Aynı gözyaşı, ikinci halife Hazreti Ömer’de de görülürdü. Oğlu Abdullah der ki:
— Babamın arkasında namaz kılarken üç saf geriden iniltisini duyardım.
Onun halifeliğinde de üzerindeki elbisede yamalar vardı ve bunlar az da değildi.
Bir defasında sırtına yüklendiği çuvalı yerine götürüyordu. Önüne geçip mani olmak isteyenler, “Biz götürelim, yahut da kölenize emredin götürsün” dediler. Şöyle cevap verdi:
—  Dediklerinizin hepsi de mümkün. Ama benim maksadım tahakkuk etmiş olmaz o zaman.
— Senin maksadın nedir ki?
— Benim maksadım, nefsimin bu işten rahatsız olup olmayacağının tesbitidir. Şayet nefsim razı olmuyorsa, demek ben kibre, gurura kaptırmışım kendimi. Bunun için arada sırada böyle çuval taşımalıyım.
 
   Hazret-i Osman ise, onlardan geri değildi. Bir kabrin başına oturmuş, düşünürken öylesine seri bir ağlamaya tutulmuştu ki, sakalından aşağı akan gözyaşları düştüğü toprağı ıslatır olmuştu. Kendisi günaha yaklaşmak şöyle dursun, günaha yaklaşmış olanları hisseder, huzuruna böyle kirli halde gelmemelerini ihtar ederdi. Bir defasında huzuruna giren birinin gözlerine basiretle bakmış, sonra şöyle hitap etmişti:
— Bana günahla kirlenmiş gözlerle bakmayın!
Meğer huzuruna girenlerden biri gelirken rastladığı bir kadına karışık duygularla bakmış, bunu da edeb ve haya timsali Hazret-i Osman hemen keşfetmişti.
— Bana günahla kirlenmiş gözlerle bakmayın, diyordu.
 
   Hazret-i Ali (radıyallahu anh) bunlardan hiç geride değildi. Aynı vasıflan, fazlasıyla onda da görmek pek mümkündü. O da bir defasında bir bahçede, her kovasına bir hurma verilmesi şartıyla akşama kadar su taşımış, akşam kazandığı hurmaları avucu içinde getirdiği Resûlüllah (aleyhisselatu vesselam) ile birlikte yiyerek kendini dünyanın en mesud insanı hissetmişti. Onun elbisesinde de yamalar vardı. Bu giyimi için:
— Müminler bundan memnun olur, kalbler böyle giyimle rahat bulur, diyordu.
 
 
HELÂL VE HARAMDA TAKVA DERECELERİ
   Ey aziz kişi, bil ki, helâl ve naramın birçok derecelen vardır. Hepsi bir türlü değildir. Birbirine benzemez. Sebebi de şudur: Kimisi helâldir, kimisi helâl değildir. Ki­misi de çok temiz helâldir. Haram da böyledir. Kimisi çok kötü haramdır. Tıpkı hastaya hararetin ziyan verdiği gibidir. Çok sıcak olan her şey ateşli hastaya daha çok zarar verir. Sıcaklığın derecesi her şeyde ayrı ayrıdır. Nitekim, bal tatlılıkta şeker gibi değildir. Har­am da böyledir. Müslümanların haramdan kaçınmaları da beş derece üzerine olur.
 
   Birinci Derece: Allah’a ve Ahiret gününe inanan bütün Müslümanların takva derecesidir ki, şeriatın haramdır dediği şeylerden kaçınmaktır. Buna eskiler “verâ-i udûl” demişlerdir. Adaleti gözeten, adalet ehli olan kimselerin sakınması demektir.
   Bu derece haramdan sakınmak bütün derecelerin en umumisi, ilkidir. Bir kimse bu türlü haramdan kaçınmaktan el çekerse onun adaleti, yâni doğruluğu bâtıl olur. Bu gi­bi kimseye fâsık, âsi denir.
   Haramdan kaçınmanın daha nice dereceleri vardır. Çünkü bir kimse başkasının malını rızası ile, ama fasit bir akitle alsa, o alış haram olur. Fakat zorla alınırsa daha haramdır. Eğer bir fakirden veya bir ana-baba öksüzünden zorla alınsa, daha da çok har­am olur. Eğer faiz sebebiyle fasit bir akit yapılırsa bu haramın haramıdır. Her ne kadar bunların hepsine haram denirse de, bir şey ne kadar ziyâde haram olursa onun ahirette azabı o kadar ziyade olur. Bağışlanma, affedilme umudu da çok müşkül ve zordur. Nite­kim şeker hastası bal yese onun tehlikesi ziyadeleşir. Haddinden fazla şeker yiyen kişinin tehlikesi az yiyenden daha çok olur. “Helâl hangisidir? Haram hangisidir?”
   Bunların tafsilâtını ancak fıkhı baştan başa okuyup anlamış olanlar bilir. O fıkhı baştan başa okumak da her kişiye gerekli değildir. Şundan ötürü ki, yiyeceği ganimet malından ve cizye parasından bir alacağı olmayan kişinin ganimet ve cizye bilgilerini okumasının lüzumu yoktur. Bir kimseye ancak muhtaç olduğu kitabı okumak vaciptir. Meselâ, eğer bir kimsenin geçimi alış-verişten geliyorsa, ona alış-veriş ilmini öğrenmek vacip olur. Eğer kira (icare)den geliri varsa, icâre bilgisini öğrenmek ona vaciptir
   Her sanatın bir ilmi vardır. Ve her sanatın ilmi, ehli olan kişiye vacip olur.
 
   İkinci Derece: Salihlerin haramdan el çekişleridir. Bu derecede olan bir şey hakkında alimler:
“Haram değildir, fakat şüpheden de uzak değildir” dese, o türlü şeylerden el çekerler. Şüphe üç kısımdır: Bazı şüphelilerden sakınmak vaciptir. Bazısında müstahaptır. Vacipten sakınmak birinci derece, müstahaptan sakınmak ikinci derecedir. Üçüncüsü ise vesvese ve kuruntudur ki, bu faydasızdır. Meselâ bir kişinin avladığı avın eti için: “Belki bu av bir kişinin malıdır, ihtimal ki, bu av onun elinden kaçmıştır, diyerek onu yememesi bir kuruntudur. Yahut bir ariyet evde otururken: “Belki bu evin sahibi öldü ve ev onun mirasçısına geçmiştir. Ben o mirasçının rızası olmadan bu evin içinde bulunamam” diyerek evden dışarı çıkmak istemesi, vesveseden başka bir şey değildir. İşe yarar bir şey değildir. Bundan ötürü haram olmayan bir şeyi. haram olur korkusu İle terkedenler hakkında Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Eğer sana şüphe veri­yorsa, o şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap” Ama bu gibi şüpheli haramlar hakkında
 
   Üçüncü Derece: Muttakilerin takvâsıdır ki, haramdan ve şüpheli olandan başka helâl olup da kendisinde haram korkusu olan şeyden sakınmaktır. Bunlar haramdan ve kuşkulu şeylerden korkanlardır. Yâni bir şey ki, haram olmasa, hattâ şüpheli de olmasa, mutlak helâl bile olsa, yine de kuşkuya ve harama düşmek korkusu ile ondan el çekmektir.
   Vaktiyle bir kişinin bir başka kişide yüz akçe alacağı vardı. Doksan dokuz akçeden fazlasını almadı. “Tamam alırsam belki fazla almış olurum!” dedi.
   Ali bin Muid der ki: “Bir evi kiralamıştım. Bir gün bir mektup yazdım. Yazının mürekkebini bu evin toprağı ile kurutmak diledim. Önce “Bu ev benim evim, benim mülküm değildir. Bu toprağı mektubun üzerine saçmak caiz değildir!” dedim Sonra da: “Bu kadar toprağın ne kıymeti vardır diyerek önceki düşüncemi değiştirdim. Mektubumun üstüne bir miktar toprak serptim. Ve rüyamda bir kişi gördüm. Geldi, bana: “Kimi kişiler duvardaki toprağın ne değeri vardır!” derler. Yarın Kıyamet gününde halin gerçeğini anlayacaklardır!” dedi.
   İşte bu derecede olan kişiler takva yolunda böyle olurlar, en küçük şeyden sakınırlar. Bir şey az olursa ondan kıymetli şey yoktur. Onlar: “Belki de az şeyin yolu açılmakla, fazlaya gidilir” Muttakiler derecesinden düşeriz.” Derler, şüpheli şeylerde ihtiyatlı olurlar.
   Hazret-i Ali’nin oğlu Hüseyin (Allah onlardan razı olsun) henüz çocuk iken sadaka malından bir hurmayı ağzına almıştı. Resulullah ona: “Ey Hüseyin! At onu ağzından! Kötüdür o, bırak!” diye buyurdu.
   Halife Abdül Aziz oğlu Ömer’in hazinesine ganimet malından misk getirmişlerdi. Burnunu örterek: “Miskin yararlılığı, kokusundadır. Bu fayda da bütün Müslümanların hakkıdır” dedi.
 
   İkinci Halife Hazret-i Ömer için de rivayet edilen şöyle bir misk hikâyesi vardır:
   “Bir gün Bahreyn’den Hazret-i Ömer’e (Allah ondan razı olsun) bir parça misk gelmişti. Onları kadınlara dağıtmak için evine göndermişti. Akşam evine gelince karısının başörtüsünde misk kokularını duydu, “bu kokular nedir?” diye sordu. Karısı: “Misk tutarken elimde kokusu kaldı” diye cevap verdi. Ve ilâve etti: “Elimi başörtüme silmiştim.” Hazret-i Ömer (Allah ondan razı olsun) hemen başörtüsünü çıkartıp eline aldı. Bir testi su getirdi. Onu, su ve toprakla yıkadı. Misk’in kokusu hiç kalmayıncaya kadar oğdu. Ondan sonra baş örtüsünü karısına geri verdi. Bu kadarı hoş görülüp Hazret-i Ömer, karısına bir şey dememesi gerekirken: “Bu hal, başka şeylere de yol açar” diyerek bu yolun kapısını kapamış oldu. Hem de bir haram işlediği korkusu ile helâlden el çekmiş, muttakiler sevabını da kazanmak işlemişti.
 
   Ahmed bin Hanbel’den (Allah ondan razı olsun) sordular:
   “Bir kimse mescitte olduğu zaman padişahın malından o mescitle buhur yaksalar, ne yapmak gerekir?” Ahmed bin Hanbel: “Mescitten dışarı çıkmak gerekir!” diye cevap verdi. Çünkü o buhur haramdır. O buhur kokusunun koklanmaması lâzımdır. Çünkü koklamak da harama yakındır. Çünkü, o kokunun o kişiye erişip elbiseye tesir ed­ip ona sinmesi düşünülebilir. Haram da hasıl olur. Çünkü o koku belki de müsamaha ol­unan şeylerden değildir. Yine
   Ahmed bin Hanbel’e şöyle sordular: “Bir kimsenin hadis ilminden yazılı bir kâğıt eline geçse, sahibinin izni olmadan o hadisi yazabilir mi?” O da şu cevabı verdi: “Hayır, Bu caiz değildir,”
 
   Hazret-i Ömer’in (Allah ondan razı otsun) bir hatunu vardı. Bu karısını çok severdi. Fakat halife seçilince kadıncağızı boşadı. Bu, bir iş yaptığı sırada bu kadının şefaatte bulunacağı şüphesinden ileri gelmişti. Kadını çok sevdiği için onu kırmak istemeyebilir ve böylece adaletine gölge düşürebilirdi.
 
   Ey aziz, bil ki, dünya niyeti olan bir şeyle uğraşmak, onunla uğraşan kişiyi başka nice işlere düşürebilir. Hatta bir kişi doyuncaya kadar helâlden yese, o kişi müttakilik derecesinden mahrum kalır. Çünkü çok helâl, şehveti tahrik eyler, bundan da akıl almaz fikirler doğar. Hem de nefis, dinçlenir, kötü huylar edinme korkusu başlar.
   Meselâ dünya ehlinin malına, köşküne, bağ ve bahçesine tamah duyulur. Çünkü, helâli çok yemek dünya tamahını depreştirir. Dünya isteği artar. Kişi bu isteğe düşünce, harama koşar. Bu sebeplendir ki, Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Dünyayı sevmek bütün günahların başıdır!”
 
   Dünyadan murad, mubah olan şeylerdir ki, mubah olan şeyler dünyayı sevdirir, bu sevgi de dünyayı çok talep etmeğe sebep olur. Dünyayı çok dilemek günah işlemeden olamaz. Günah da Allah’u Teâlâ’yı unutmakla başlar.
 
   Dördüncü Derece: Bu, sıddıklar derecesidir. Bu gibi kişiler, harama girmese dahi içlerinde günah ve zulüm korkusu bulunan helâlden bile kaçınır, uzak bulunurlardı. Ona da misal şudur:
   Bişr-i Hafî (Allah rahmet eylesin) sultanların yolunu açmış olduğu çeşmelerden su içmezdi. Yine, bunun gibi bir kısım halk, hac yolunda su içmezlerdi. O su havuzlarını sultanların kazdırdığını sanırlardı.
   Ahmed bin Hanbel, mescidde terzilik yapmayı çirkin bulurdu. Ve o türlü terzilikten kazanılan akçeyi iyi görmezdi. Ona: “Mezarlıkta eğrilen iplik nasıldır? diye sordular. O da: “Ben kabristanlarda eğrilen işleri kerih görürüm. Çünkü kabristan ahiret evidir!” dedi.
 
   Bu yolda açıkladığımız zühd ve takva örnekleri, sıddıkların ne ulu derecede olduklarını gösterir. Her kimse bu anlattığımız zühdün hakikatine erişemez. Vesveseye düşer. Onlar, hiçbir fâsığın (günahkarın) elinden bir şey yemezler. Ama gerçek bu değildir. Çünkü, haram yemek ve haramdan kuvvet almak fasığa değil, zâlime mahsustur. Kuvveti de haramdan meydana gelir.
 
   Beşinci Derece: Allah’a yakın kişilerin, mukarreplerin ve tevhid ehlinin takvâsıdır.Bu gruptaki kimseler Hak Teâlâ’dan gayri için olan şeyleri kendilerine haram etmişlerdir. Meselâ yemek yemek, giyinmek, uyumak, konuşmak gibi şeylerin hepsini Allah’tan başka bir maksad için olduğu takdirde haram saymışlardır. Bunlar şu toplulukturlar ki, himmetleri ve sıfatları bir olmuştur. En üstün şekilde muvahhit olan bunlardır.
 
İMAM-I AZAMIN BABASI
   Mezheb imamı İmam-ı Azam Hazretlerinin babası Sabit Hazretleri gençliğinde bir gün dere kenarında abdest alıyormuş. Tam abdest almaya başlayacağı zaman dere sularına kapılıp gelen bir elma görmüş, Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırmış. Hikmeti ilahi, o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Sabit hemen hata ettiğini ve mutlaka elmanın sahibini bulup helal ettirmesi lazım geldiğini düşünmüş. Abdestini tamamlayıp namazını da eda ettikleri sonra suyun geldiği tarafa doğru gitmeye başlamış. Elma elinde olduğu halde araya araya, elmanın düştüğü bahçeyi ve sahibini bulmuş.
   Bahçenin sahibine meseleyi anlatıp, elmayı yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını helal etmesini istemiş. İmam-ı Azam Hazretlerinin babasının bu hareketi elma sahibinin dikkatini çekmiş. Hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartlan olduğunu söylemiş. Sabit hazretleri ne isterse yapacağını, yeterki hakkını helal etmesini isteyip şartının ne olduğunu sormuş. Elma sahibi de, hakkını helal etmesi için iki sene (7 senede olabilir) bahçesinde çalışması lazım geldiğini ve kendisine iki yıl hizmet etmesinin şan olduğunu söyleyince Sabit Hazretleri çaresiz kalmış, Âhirette ceza çekmektense, bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşünmüş. Ve şartlarını kabul ettiğini söylemiş.
   Sabit hazretleri, bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla başla çalışmış. İki sene dolduktan sonra ada­ma, zamanının dolduğunu ve artık hakkını helal etmesini söyleyince, adanı:
   ” Yine helal etmiyorum. Benim bir kızım var. Onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim ” demiş. Hazreti Sabit:
   ” Olur “demiş. Adam yalnız kızının kusurlu olduğunu; elinin çolak, gözünün kör. ayağının topal, dilsiz ve kulağının sağır olduğunu söyleyip, iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söylemiş. Hazreti Sabit yine düşünmüş taşınmış. “Âhirette ceza çekmekten iyidir” deyip bu kızla evlenmeyi kabul etmiş…
Meğer Adam, Hazreti Sabit’e kızını vermek için büyümesini beklemiş. Düğün yapılmış. Nikah kıyılmış. Zifaf gecesi Hazreti Sabit’e gelinin olduğu odayı göstermişler. Sabit Hazretleri içeriye girip, içerde kendisine söylenen evsafla bir kızının bulunmadığını görünce bir yanlışlık olduğunu zannederek hemen dışarı fırlamış. Ve durumu oradakilere anlatmış. Çünkü içerde kayınpederinin söylediğinin aksine her azası yerinde genç ve güzel bir kız bulunuyormuş.
   Kayınpederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek, meseleyi şöyle anlatmış: “Benim kızım kördür, çünkü  bu güne kadar hiçbir erkeğe (Televizyon karşısında binbir türlüsünü seyreden hanımlar örnek alsınlar…) bakmamıştır. Sağırdır; çünkü haram şeylere kulak vermemiştir. Topaldır, çünkü gayri meşru yolda yürümemiştir.” diye sayıp, “Senin hanımın o içerde bekleyendir. Allah mesul etsin evladım ” demiş.
   Daha sonra seneler geçip bu evlilikten Numan ibni Sabit İmamı Azam Hazret­leri dünyaya gelmiş. Annesi, İmamı Azam’ı hocaya okuması için teslim etmiş. O zaman henüz  3 yaşında bulunan Numan üç günde Kur’an-ı Kerimi hatmettiği zaman annesi :
“Ah oğlum! Baban o elmayı ısırmasa idi. sen daha az zamanda hatmederdin” buyurmuş.
 
   Allah celle celaluhu bizleri de takva kullarından eylesin…Amin!
PAYLAŞ