Tevbe etmek hakkında ayet hadis ve kıssalar

AYET-İ KERİMELER
   Bakara 222…Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever.
 
   Mümin / 7. Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
 
   Furkan 68-70 / Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı (nın cezasını) bulur; Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.  Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allahı onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
 
   Tahrim 8 / Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün…
 
HADİS-İ ŞERİFLER
   *  Hâris İbnu Süveyd anlatıyor: “Abdullah İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) bize iki hadis rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ dendi, diğeri de kendisinden. Dedi ki: “Mü’min günahını şöyle görür: “O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür” İbnu Mes’ud bunu söyledikten sonra eliyle, Şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır.   
   Sonra dedi ki: “Ben Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: “Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır. ”
 
   *  Zirrü’bnü Hubeyş anlatıyor: “Saffân İbnu Assâl el-Murâdî (radıyallahu anh) bize, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğ’ini rivayet etti:    “Mağrib cihetinde bir kapı vardır. Bu kapının genişliği -veya bunun genişliği binekli bir kimsenin yürüyüşüyle- kırk veya yetmiş senedir. Allah o kapıyı arz ve semaları yarattığı gün yarattı. İşte bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe için açıktır. ” 
 
   *  Ebü Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim güneş batıdan doğmazdan evvel tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.”
 
   *  İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder. ”
 
   *  Ebü Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar.     Gece günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar, bu hal, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir. Burada “el”, Allah’ın ihsan ve fazlından kinayedir
 
   *  Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: “Hayır yoktur!” dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.    Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?” dedi. Ve ilâve etti:    ” Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. ”   
   Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi” dediler.    Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”
 
   * Hazreti Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanoğlunun herbiri hatakârdır. Ancak hatakârların en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.”
 
   *  Hazreti Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Günahlarınız semaya ulaşacak kadar çok bile olsa, arkadan tevbe etmişseniz, günahınız mutlaka affedilir.”
 
   *  Ebu Eyyub radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”
 
   *  Hazreti Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir hadis-i kudsi’de) Rabbinden naklen buyururlar ki: “Bir kul günah işledi ve: “Ya Rabbi günahımı affet!” dedi.     Hak Teâla da: “Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.”     Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim günahımı affet!” der.     Alllah Teâla Hazretleri de:     “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.”      Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim beni affeyle!” der. Allah Teâla da:     “Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu.”
 
   *  Hazreti Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri diyor ki: “Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.”
 
   *  Hazreti Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Beni İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkardı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü:     “Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabülâleminin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâla Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kadir misin?” dedi. Günahkara da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.”     Ebu Hüreyre radıyallahu anh der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münasebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de heba etti.”
 
   *  Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: “Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın. Allah’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!”     Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz’a emrederek:     “Sende ondan ne varsa bana toplayıver!” dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. “Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?” diye Rabb Teâla sordu.     “Senden korktuğum için ey Rabbim!” cevabını verdi. Allah Teâla Hazretleri bu cevap üzerine onu affetti
 
   Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, sapdırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hisabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.
   Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hisablaşması şeklinde ta’rif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.
 
   Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmakdır. Diğer bir ifade ile, günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.
   Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhdaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.
 
   Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk’a aittir. İşte bu ma’nâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.” buyuruyor.
   Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır.
   Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri kapanmış, bütün menfezleride tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?” diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terketmedim, siz Beni hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız  Beni burada bulacaksınız.” dedi… Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ” demeyi düşürmemeliyiz.
  
   Nasuh, “faûl” vezninde ism-i fail bir kelimedir. Mubalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddînü ennasîha” “Din, nasihattir.” derken, başkaları hakkında hayırhah olarak hareket etmek kasdedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün, İslâm’a hizmet eden güzide müslümanlar, nûranî kadro, Hz.Mesih’in dilinde “kudsiler ordusu” diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslâm’a hizmet eden bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından çıkarmayacaklardır.
  
   Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan kurtulabilirim.” diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasuh tevbenin bir yanını teşkil etmektedir.
Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek, nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’dan uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (c.c.) bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahî tevbeten nasûha” Yani siz, imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik) düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah, şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa, 4/84).  
   Öyleyse düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Alah’a yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh” denen müstesna yöneliş de bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:
   Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.
   İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.
   Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.
 
   Allah Rasulü’nden mervi bir hadiste, tevbe ve istigfardan önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyum bi rahmetike esteğîsü eslihlî şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” “Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma” gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor.
 
   Soru: Tevbe ettikten sonra veya tevbe esnasında aynı günaha düşme endişesi varsa bu tevbe geçerli ve yararlı olur mu?
   Cevap: İnsan yaratılırken, hata işlemeye kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Yani insanı günaha çekebilecek duygular, hisler vardır tabiatında. Bu duygu ve hisler, iyi şeylere esas teşkil etsin diye insanın tabiatına yerleştirilmiştir. Ama her zaman bunları değerlendirmek mümkün olmayabilir. Meselâ, öfke insana niye verilmiştir? Elbetteki iyi şeyler için. Bununla insan gazilik ve şehidlik de kazanabilir. “El-buğdu fillah vel-hubbu fillah” fetvasınca kin, buğz ve öfke de, sevgi ve muhabbet de Allah için olursa bunlarla insan sevab kazanabilir, kazanabilir de her an hayatını cihadda geçiriyor gibi olur.
  
   Bedenî hislere, şehevanî duygulara sahip bir insan, bunlara sabretse, onun için cihad sevabı hasıl olur. Bunlar zabt u rabt altına alınmadığı zaman ise, insanı başaşağı götürebilirler.
   Yani hata, insanın eşi gibidir. İnsan günah ve hataların ağırlığını vicdanında duymalıdır. Duymazsa, hissetmezse tıpkı cansız bir cisim gibi yaşar. Kalbinde bir kısım derunî duygular, latifeler varsa bunlar da zamanla söner.
   Öyleyse insan hemen kısa yoldan tevbeye müracaat etmelidir. Hadis-i Nebevî’de: “Her insan hata işleyicidir. Hata işleyenlerin en hayırlısı da (hemen) tevbe edenlerdir” buyurulmuştur.
   Tevbeye sarılmalı ve hemen Allah’a teveccüh edip “Eznebtü” “Günah işledim” demelidir. Ayrıca, tevbede, bir daha yapmamaya azim ve cehd olmalıdır. Hiç olmazsa tevbe esnasında insanda tereddüt olmamalıdır. Bundan da öte, kesin ve katî bir şekilde, bir daha dönmemeye niyet ve kasıt olmalıdır.
 
DELİKANLININ TEVBESİ
   Utbet-ül Gulam şamatacılığı ve sarhoşluğuyla meşhur, günah ve kötülükte ileri gitmiş biri idi. Bir gün Hasan Basri hazretlerinin toplantısına katıldı. Şeyh şu ayet-i kerimenin tefsirini okuyup açıklıyordu. Ayet-i Kerime’de ulu Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:”Allah’a iman edenlerin, O’nu zikirden dolayı kalplerinin ürpereceği zaman gelmedi mi” “yani kalplerinin korkacağı vakit gelmedi mi” dedi (Hadid 16)
   Hasan Basri hazretleri ayetin tefsirini naklederken gayet etkili bir va’z yaptı, öyle ki, herkesi ağlattı. Bu sırada kalabalığın arasından bir delikanlı ayağa kalktı. “ey müminlerin müttakisi ! Allah benim gibi günahkarlık ve kötülüğe batmış birinin tevbesini kabul eder mi” diye sordu. Şeyh “tabi, tevbe edecek olsan Allah senin günahkarlık ve kötülüğe dalmışlığını affeder” diye cevap verdi.
Adı Utbe-ül Gulam olan bu delikanlının bu cevap üzerine benzi sarardı, böğürleri titredi ve öylesine gür bir nara attı ki, arkasından baygın olarak yere düştü. Ayılınca yanına yaklaşan Hasan Basri ona şu beyitleri okudu:
Ey Arş’ın Rabbi’ne karşı gelen delikanlı
Bilir misin, nedir günahlarının cezası?
Günahkarların alınlarının yakalandığı gün
Asiler için “sair” var ki, onun yalazı gümbürtülü ve öfkelidir.
Eğer bu ateşe dayana bilirsen Allah’a isyan et,
Değilse günah işlemekten kaçın
Kazandığın günahlar yüzünden
Nefsini ipotek etmişsin, onu kurtarmaya çalış
   Bu şiiri duyan delikanlı, bir kere daha gür bir nara salarak baygın vaziyette yere düştü. Ayılınca Şeyh’e yine sordu, “ey Şeyh! Esirgeyici olan Allah, benim gibi bir alçağın tevbesini kabul eder mi?” Hasan Basri hazretleri delikanlıya “günahkar kulun duasını bağışlayıcı olan Allah’dan başka kim kabul edebilir ki” diye cevap verdi.
   Bu cevap üzerine kalbi biraz daha ferahlayan delikanlı, başını yerden kaldırarak Allah’tan üç şey dua etti.
Birinci duası, “Allah’ım eğer tevbemi kabul ederek günahlarımı affedersen , bana gerek Kur’an-ı Kerim ve gerekse diğer ilimler ile ilgili olarak işittiğim her cümleyi kavrayacak derecede kuvvetli bir zeka hıfzetme gücü ihsan eyle”
İkinci duası şuydu: “Allah’ım bana öyle tatlı bir ses bağıla ki, benim dilimden Kur’an-ı Kerim duyan en katı kalpli kimselerin bile gönlü yumuşasın”
Üçüncü duası ise, “Allah’ım bana helal lokma nasibeyle, zaruri geçim kaynağımı ummadığım yerden temin eyle”
Allah (celle celaluhu) delikanlının her üç duasını da kabul etti…
 
TEVBEYİ TEHİR ETMEK
   Bir veli, otuz senelik terziye sormuş:
– “Neden hala tevbe etmiyorsun da, günahlı hayata devam ediyorsun?”
– “Nasıl olsa demiş terzi, can boğaza gelinceye kadar tevbenin vakti var. O zaman tevbe eder, kurtulurum.” Allah dostu sormuş
– Sen kaç senedir terzilik yapıyorsun?
– Otuz senedir.
– Bu kadar zaman içinde en çok elin neye alıştı.
– Makasla kumaş kesmeye:
   Allah dostu bu defa şunu sormuş:
– Canın boğaza geldiği anda eline bir makas verseler yine kolayca kumaş kesebilir misin?
Omuzlarını silkmiş otuz senelik terzi:
– Öylesine korkulu anda kumaşı doğru kesemem ki?
Allah dostu taşı gediğine koymuş:
– Peki otuz senedir yaptığın bir işi doğru yapamıyorsun da, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi nasıl yapacaksın o anda?…
 
TEVBE EDENDE ÜÇ ÖNEMLİ HASLET
   Allah (celle celaluhu), tevbe edene üç önemli haslet vermiştir.
1-Kur’an-da, “Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever” (Bakara: 222) buyurulmuştur. Allah’ın sevdiklerine azap etmeyeceği açıktır.
2-Bir başka ayeti kerimede, “arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler ve iman edenler için istiğfar ederler. “Rabbimiz, her şeyi rahmet ve ilim bakımından kuşattın, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehim’in azabından koru” (Mü’min:7) buyurulmaktadır. Aşr’ın çevresindekiler ve onu taşıyanlar, tevbe edenler için istiğfarda bulunurlar.
3-“Ve onlar ki, Allah’ın yanı sıra bir başka ilahı çağırmazlar ve Allah’ın, hakla olması dışında haram kıldığı nefsi öldürmezler ve zina etmezler; kim bunu yaparsa , ismi(nin-büyük günahının- cezasını) bulur. Kıyamet günü azap onun için katlanır ve onda hor ve hakir olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve amel-i Salih işleyen başka. Onlar ki, Allah onların seyyiatını hasenata çevirir. Allah ne çok bağışlayan ve rahimdir” (Furkan 68-70) ayetlerinde tevbe edenlerin öteki kötülükleri yerine iyilik yazılacağı ifade olunmaktadır
 
DİL ÇABUKLARIYLA YAPILAN TEVBE
   Hazreti Ali (radıyallahu anh)’den şöyle rivayet edilmiştir: “O, bir çöl arabının “Ey Allah’ım senden beni bağışlamanı diliyor ve sana (günahlarımdan dolayı) tevbe ediyorum.” dediğini işitmişti de ona,
“Ey adam! Tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir.” demişti. Adam,
“O halde tevbe nedir?” deyince de,
Hzazreti Ali (Radıyallahu anh) ona şöyle cevap vermişti: “O tevbenin altı özelliği vardır.
·Geçmiş günahlara pişmanlık duymak,
·farzları iade etmek,
·mazlumun hakkını vermek,
·düşmanlarla helâllaşmak,
·bir daha ona dönmemeye azmetmek
·ve nefsi günah içerisinde büyüttüğün gibi Allah’a itaatte eritmek ve ona günahların tadını tattırdığın gibi, itaatın da acısını tattırmaktır.”
 
HACCAC ORDUSUYLA IRAK’A YÜRÜYÜNCE
   Haccac-ı Zâlim, Emevî devletinin ordu kumandanla¬rından biri idi. Sahabeden sonra gelen Müslüman nesle çok zulmetmiş, baskıda bulunmuştu.
   Ona dediler ki:
— Sen Hazret-i Ömer’in nasıl adalet ettiğini biliyorsun. Ne olur, bize onun gibi muamele eyle.
Şöyle cevap verdi:
— Hazret-i Ömer’in zamanında, sahabeler gibi halk vardı. Siz sahabe gibi adalete lâyık olun, ben de Ömer gibi âdil olayım. Siz sahabe gibi adalete lâyık halk olmuyorsunuz, ama benden Ömer gibi âdil olmamı bekliyor¬sunuz, yağma yok. Sizin gibi halka, ancak benim gibi kumandan gerektir. Lâyıkınız budur.
   Aradan bir müddet geçti, bir sürü ihtilâf ve ayrılıkların menşei haline gelmiş olan Irak ve Basra’da bir korku başladı. Sebebi, Haccac’ın ordusu ile Irak’a geleceği söylentisiydi. Halk toplanmış, zamanın din büyüğü, meşhur velî Hasan Basrî Hazretleri’ne gitmişti. Ona şöyle diyorlardı:
— Ey muhterem zat, sen bize bir akıl ver. ne yapaca¬ğımızı işaret buyur. Haccac ordusunu toplamış, buraya geliyormuş. Buraya gelirse olacaklar malûm. Kimimiz buradan kaçmalıyız, diyor. Kimimiz de kaçmayıp bekle¬meliyiz, diye diretiyor.
   Büyük velî onlara şu cevabı verdi:
— Kaçmayınız, zira arkanızdan erişir, sizi kılıçtan ge¬çirir. Oturup beklemeyiniz, gelip sizi bulunduğunuz yer¬de kıskıvrak yakalar. Kalkınız topyekûn günahlarınıza tevbe, istiğfarla meşgul olunuz. Zira sizin başınıza gel¬mek üzere olan bu musibet, sizin günahlarınız sebebiyle yola çıkmıştır. Haccac bir vasıtadır. Siz bu vasıtayla ısla¬ha muhtaç hale gelmişsiniz.
   Bunun üzerine Irak halkı, istişare ettiler. Gerçekten de bir sürü zulme, haksızlığa girdiklerini, konu komşu hakkı gözetmez, ahlâkî ve İslâmî ölçülere itibar etmez ol¬duklarını itiraf ettiler. Derhal herkes tevbe, istiğfar ederek Allah’a yalvarmaya başladı:
— Yâ Rab, biz Haccac gibi birinin zulmüne müstehak olduk. Sen bizim kusurumuzu afveyle.  Günahımızı itiraf ediyor, ihtilâf ve tefrikalara artık son vermek istiyoruz!
   Cami ve mescidlerde, ev ve kırlarda gözyaşı dökerek tevbe, istiğfara devam eden halka, birkaç gün sonra şu haber geldi:
   Irak’a doğru yola çıkmış olan Haccac aniden fikir de¬ğiştirerek yönünü başka tarafa çevirdi, buraya gelmekten vaz geçti.
Hak kulundan intikamı yine ahdiyle alır»
Bilmeyen İlm-i ledünnü, onu abd etti sanır.
Her işin faili O’dur, kul eliyle işlenir,
Zanneder misin ki hâşâ O’nsunuz bir zerre deprenir.
PAYLAŞ