OSMANLI VE ŞERİAT

 

Osmanlı Cihan Devleti, temel İslami düşünceye uygun olarak tam bir ”hukuk devleti” dir.Yani kanunların değil, hukukun hakim olduğu bir devlettir.Bunun sağlanmasında da şu iki esas unsur vardır:

1-Osmanlı’da kanunlar, onları tatbik edecek olan kimselerin (cinslerin) yani insanların iradesinin mahsulü değildi.

Her ne kadar ictihad ve kıyas gibi birkısım faaliyetler mevcud olsa da bu hususlarda hukukçular değil, ilahi kanunun mantığı ve gayesi ile bağlı idiler.
Bu demektir ki, devlet reisinden başlamak üzere hukukun bütün uygulayıcıları, kanunları herhangi bir şahıs veya zümrenin leh veya aleyhinde ortaya çıkarmak imkanına sahip değildirler.Ayrıca kendileri de, bu son derece muhtevaya sahip olan hukuk kaidelerine uymakla mükelleftirler.Nitekim Fatih’in muhakeme edilip kolunun kesilmesine karar verilmesi bunun bariz bir misalidir.Hatırlayalım:

Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, vazifesini emrinin hilafına yapan bir hıristiyan mimarın kolunu kesmişti.İstanbul kadısı Hızır Bey, Fatih’in en yakın arkadaşı ve dostu idi.Kendisini İstanbul kadılığına Fatih tayin etmişti.(Anayasa mahkemesine, üyeleri hangi cumhurbaşkanı atarsa onun sözünü dinliyorlar ya, bakalım Hızır bey ne yapacak)

Eli kesilen hıristiyan mimar, Kadı Hızır Bey’e gidip Fatih’i dava etti.Fatih’e hitap tarzı ”es-Sultan ibn’s-Sultan el-Gazi Ebu’l Feth Muhammed Han-ı Sani” iken kadı Hızır bey, teb’anın herhangi bir insanına kullanılan hitabla:”Murad oğlu Mehmed, şu saatte mahkemeye gelin” celbini gönderdi.

Fatih, murafaa (duruşma) günü, mütevazi bir ferd-i millet gibi alayişsiz bir surette mahkemeye geldi.Maznun sandalyesine oturdu.Hızır Bye yerini aldı ve muhakeme başladı.
Mahkemelerde hakim adalet tevzi ettiği için oturur, diğerleri ayağa kalkarak, ayakta ifade verirdi.Hızır Bey, Fatih’i oturur görünce, O’na:
‘-Suç murafası üzeresin, ayağa kalk’ diye ihtar etti.

Bu ikaz üzerine Fatih, ifade için ayağa kalktı.Kadı Hızır Bey, muhakeme neticesinde Fatih’i suçlu, hıristiyan mimarı mazlum buldu.Kısas ayetini okudu.Ve Fatih’in kolunun aynı şekilde kesilmesine karar verdi.
Bütün dünyayı dize getiren cihan padişahı Fatih, kararı sükunet ve tevekkülle karşılayarak:
‘-Hüküm şer-i şerifindir (şeritındır)…!’ dedi.
Hıristiyan mimar, bu ulvi adalet sahnesinden fevkalade duygulanarak gözyaşları içerisinde:
‘-Hakkımdan vazgeçiyor, diyet kabul ediyorum.’ dedi.

İş bu suretle tatlıya bağlandıktan sonra Fatih, Hızır Bey’e:
‘-Benden değil de Allah’tan korktuğun için seni tebrik ederim!..’ dedi.
Kadı Hızır Bey, oturduğu minderin altında bir topuz çıkardı:
‘-Eğer verdiğim hükmü kabul etmeseydin, bununla kafana vuracaktım.’ dedi.
Fatih’te buna cevaben kaftanının altına sakladığı kılıcı gösterdi ve:
‘-Sen de eğer adalet üzere hükmetmeseydin, bununla kafanı vuracaktım..’ dedi.

Ayrıca Fatih, şahsi malından hıristiyan mimara bir ev bağışladı.Bunun üzerine hıristiyan mimar:
”Dünyada böyle bir adaletin eşi yoktur.Ben artık bu andan itibaren müslümanım…” diyerek kelime-i şehadet getirdi.

Görüş mesafemizin kısa oluşu, bize bu tabloyu idrak etmekte güçlük veriyor.Çünkü bizim memleketimizde bürokrat, vekil, başbakan, cumhurbaşkanı gibi sıfata sahip olanlar yargılanamıyor,Yargılansa bile araya kimbilir ne fesatlıklar giriyor.Yargı, siyasi bir partinin borozanlığını yapıyor, Hakimler hür karar veremiyor, verse bile caydırıcı olmuyor vs….

Osmanlı’nın hareketlerinin meşruluğunu sağlayan husus da, işte bu siyasi irade ile ilahi kanunlar arasındaki uygunluktur.

2-İslam’da gerek maslahat dolayısıyla ortaya çıkarılmış kanunların, gerekse siyasi otoritenin uygulamalarının temel hukuki esaslara, yani kitap ve sünnete uygunluğu, fetva ile belirlenmiştir.

Fetva, şahsi bir kanaat ortaya koymak değildir.Onun mutlaka şer’i bir mesnede (şeriatta olan bir delile) dayandırılması mecburiyeti vardır.(Günümüz Anayasa mahkemesinin üyelerinin şahsi kanaatları ile yaptığı işlere bakın, 11 üyeden çoğunluk hangi tarafa oy verirse dava öyle şekilleniyor)

Dolayısıyla Osmanlı’da fetva makamı, siyasi otoriteyi de yönlendirebilen dini bir otoritedir.Öyle ki, padişahın ‘halife’ sıfatının vekili olan şeyhülislam, ‘sultan’ sıfatının vekili olan sadrazamın önünde yer almıştır.Bu uygulama, devletin yıkılışına kadar muhafaza edilmiş idari bir esastır.

Ayrıca şeyhülislamlar, aynen padişahlar gibi kayd-ı hayat ile tayin olmuşlardır.

Şeyhülislamlar da, insan olmak itibarıyla bir mes’eleyi takdirde hataya düşebilir veya siyasi entrikaların tesiri altında kalabilir.Sultan Abdulhamid Han Hazretleri’nin tahttan indirilişinde olduğu gibi fetvanın salahiyetli olmayan makamdan alınması gibi istinai durumlar da yaşanmıştır.Bunlar ise o hukuki sistemin değil, siyasi otoritenin hatalarıdır.

Netice itibarı ile diyebiliriz ki; Osmanlı, ilahi kanunların uygulanması, dolayısıyla adaletin tam olarak sağlanması ile dünya hakimiyetine ulaşmışlardır.Tarihimiz bize nasıl büyük olacağımızın dersini vermiştir.Arkamıza bakıp, tarihimizi elimize alıp, önümüzü aydınlatacak bir ışık yapamazsak, bu karanlıkta kaybolmaya ve yok olmaya mahkum oluruz.
www.ismailaga.info

PAYLAŞ