Rızık hakkında ayet hadis ve kıssalar

AYET-İ KERİMELER
   Bakara / 25. İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
 
   Bakara / 172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.
 
   Bakara / 254. Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir.
 
 
   Enfal / 74. İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.
 
   Nahl / 56. Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!
 
   Nahl / 71. Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?
 
   Ankebut / 17. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.
 
HADİS-İ ŞERİF
   * Hazreti Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’le birlikte namaz kılarken yiyecek maddesi taşıyan bir kervan geldi. Cemaatte bulunanlar, (camiyi bırakıp) kervanı karşılamaya koştular. Câmide on iki kişi kaldı. Hazreti Ebu Bekir ve Ömer (radıyallahu anhümâ) kalanlar arasındaydı. Bu durum üzerine şu âyet nâzil oldu. (meâlen): “Onlar bir ticâret, yahud bir oyun, bir eğlence gördükleri zaman ona yönelip dağıldılar. Seni ayakta bıraktılar. De ki: Allah nezdindeki (sevab, mü’minler için) eğlenceden de, ticâretten de hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Cum’a, 11).
 
   * Muâz İbnu Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir şey yer ve: “Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah’a hamdolsun” derse geçmiş günahları aff olunur” dedi.”     
    Ebu Dâvud’un rivayetinde şu ziyâde var: “Kim bir elbise giyer ve: “Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun” derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.”
 
   * Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:”Kim temiz rızık yer ve sünnete uygun amelde bulunur, halk da kendisinden bir kötülük gelmeyeceği hususunda güven duyarsa cennete girdi demektir.”
   Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü ! Bugün insanlar arasında böyleleri çoktur!” dedi. Aleyhissalatu vesselam da:”Benden sonraki zamanlarda da olacaklar!” buyurdu.”
 
   * Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, evladlar nisbet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder.” 
 
  * Hazreti Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalatu  vesselâm bizi gazveye gönderdi. Biz üçyüz kişilik bir gruptuk, komutanımız da Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh radıyallahu anh idi. Kureyş’in kervanını takip ediyorduk. Azığımız da bir dağarcık içine konmuş hurmadan ibâretti. Başka birşeyimiz yoktu.
   Ebu Ubeyde bundan bize (önce avuç avuç veriyordu, sonra)  tane tane vermeye başladı. Kendisine: “Bununla nasıl idare ediyordunuz?” diye soruldu. Şu cevabı verdi:    “Biz hurmayı  adeta emiyorduk, bebeğin emmesi gibi. Sonra da üzerine su içiyorduk. Bu bize geceye kadar yetiyordu.
   Tükendiği zaman yokluk içinde kaldık. İki hafta sâhilde ikâmet ettik. Şiddetli açlık geçirdik. Öyle ki ağaç yaprakları yedik. Ordumuza yaprak ordusu dendi. (Bu esnada) deniz bize anber (balina) denen bir hayvan attı. Ebu Ubeyde radıyallahu anh buna önce, “meytedir (yani leştir, yenmesi haramdır)” dedi. Sonra da: “Hayır, meyte değildir, bizler Resulullah aleyhissalâtu vesselâm’ın elçileriyiz, Allah için buradayız, üstelik muzdar durumdayız” dedi.     
   Ondan iki hafta boyu yedik. Yağından da süründük. Hattâ vücudumuz kendine geldi, eski halini aldı. Ebu Ubeyde, hayvanın kaburgalarından bir kemik alıp yere dikti. Sonra en boylu şahsı ve en boylu deveyi aradı. Adam deveye bindirildi ve kaburganın altından geçti. Hayvanın göz çukurunun içine tam dört kişi oturdu. Gözünden nice kulle yağ çıkardık. Etinden kendimize azık yaptık. Medine’ye gelince durumu Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’a anlattık.   
   “Bu, AIlah’ın sizin için (denizden) çıkardığı bir rızıktır. Beraberinizde, etinden hâlâ var mı?” buyurdu. Biz de bir miktar gönderdik. O, bundan yedi.” 
 
   * İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki secde arasında: “Allahümme’ğfir li ve’rhamni, ve’cbürni, ve’hdini ve’rzukni. (Allahım bana mağfiret et, merhamet et, beni zengin kıl, bana hidâyet ver, bana rızık ver) derdi”.
 
  * Hzazreti Ömer radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.”
 
   * Hazreti Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm  buyurdular ki:     “Köpek besleyen bir aile yoktur ki, her gün rızıklarından iki kırât eksilmemiş olsun. Bundan av veya bekçi veya koyun köpeği hâriç (bunları besleyenlerin rızkında eksilme olmaz).”
 
   * Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam Bilal  radıyallahu anh’a: “Yemek ye, ey Bilal!” demişti. “Ben oruçluyum!” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: “Biz rızıklarımızı yiyoruz. Bilal’in rızkının fazlı  cennettedir. Ey Bilal yanında yemek yenen oruçlunun kemiklerinin tesbih ettiğini ve meleklerin de onun için istiğfarda bulunduğunu hissettin mi?” buyurdular.”
 
   * Ebû Mûsâ (el-Eş’arî) radiya’llahu anh’den rivâyete göre, Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Allahu Teâlâ’dan çok sabırlı ve aleyhinde işittiği (bâtıl iddi’âların verdiği) ezâya (daha halîm) hiç bir ferd, yâhud hiç bir şey yoktur. (Bak) hıristiyanlar Allah’a oğul isnâd ve iddi’â ediyorlar da Allahu Teâlâ yine onları afvediyor, türlü ni’metlere onları rızıklandırıyor.
 
  * İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) buyurdu ki: “Pazara mal celbeden rızıklanır, muhtekir mahrum bırakılır. Kim mü’minlerin bir gıdasını onlara karşı saklar, ihtikâr yaparsa, Allah onu iflasa ve cüzzam hastalığına dûçar eder.”
 
   * İbnu Abbâs (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz cahiliye devrinin panayırları idi. İslâm geldiği zaman halk, hac mevsiminde ticaret yapmayı günah addeder oldular. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Hac mevsiminde Rabbinizden rızık taleb etmenizde sizin için bir günah yoktur.”
 
   * İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Ben et yediğim zaman kadınlara karşı zaafım artıyor ve bende şehvet galebe çalıyor. Bu sebeple et yemeyi nefsime haram ettim” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın. Doğrusu Allah, aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helal olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan sakının” (Maide 87-88).
 
   Mü’min denge insanıdır. İnanan bir gönül, her mevzûda olduğu gibi bu mevzûda da ifrat ve tefrite düşmekten kendini korumasını bilmelidir. Dünyaya dünyada kalacağı müddet kadar, âhirete de yine orada kalacağı müddet kadar ehemmiyet verme dengeyi bulmanın nirengi noktasıdır.
 
   Bazen dünya kapılarının açılması, bol bol nimetler verilmesi insanın aleyhine de olabilir. Kimi zaman bolluk ve refah küstahlaştırır insanı.. geçim kolaylığı şımartır.. lüks felç eder.. şatafatlı ve süslü bir yaşam tarzı öldürür. Oysa ki, Hakk’a hizmet yolunda canlı insana ihtiyaç vardır. Canlı insan, birkaç kuru ekmek parçasıyla doymasını, bir kayanın üzerine başını koyup yatmasını bilen ve “Çok şükür Allah’a doyduk, yatacak bir yer de bulduk.” diyen insandır.
 
RIZKI VEREN
   Alim bir zata sormuşlar:
-Ahmağın bol rızıklar içinde, akıllı adamın darlık içinde olmasının hikmeti nedir?
   Şöyle cevap vermiş:
-Allah, kendini bildirmek için böyle yapmıştır. Zira her akıllı rızıklanırsa ve her ahmak mahrum olsa, herkes akıllıyı, aklının rızıklandırdığını sanacaktır. Bunun aksini görünce, rızkı verenin başkası olduğu bilinir.
 
MÜMİNİN DE RIZKINI ALLAH VERİR, MÜNKİRİN DE…
   İbrahim (Aleyhisselam)’a Mecusinin biri misafir olmak istemişti. İbrahim (as) ona: “Müslüman olursan misafir ederim” deyince, adam bırakıp gitti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’e şu vahyi indirdi:
   -Neden onu misafir etmek için dinini değiştirmesini şart koştun ey İbrahim? Bana bakmadın mı? 70 senedir beni tanımadığı halde ben ona rızkını veriyorum. Sen onu misafir etsen, hakkında hayırlı olurdu.”
   Hazreti İbrahim bu ilahi emri alınca derhal adamın peşine düştü. Onu bulup evine getirdi ve misafir etti. Mecusi:
   -Nasıl oldu bu iş, önce misafir etmek istemedin, sonra da misafir etmek için can attın…” diye sorunca İbrahim (as) durumu anlattı. Mecusi bu sözden çok duygulandı.
   -Allahu Teala benim hakkımda böyle mi muamele etti? Benim yüzümden sana ikazda mı bulundu? O halde bana dinini öğret, ben de Müslüman olacağım” dedi.
 
KUŞUN RIZKINI ALLAH VERİRSE
   İbrahim ibni Ethem ile Şekik’ül Belhi (Rahmetullahi aleyhim) Mekke’de karşılaşırlar. İbrahim, Şakik’e “seni bu duruma getirmeye sebeb ne oldu” diye sorar. Şakik şöyle cevap verir.
   “Günlerden bir gün çöle varmıştım. Kıraç bir yerde yatan, kanatları kırık bir kuş gördüm. Kendi kendime “burada oturayım ve bu kuşun rızkının nereden geldiğini gözetleyim.” Dedim. Kuşun karşısında yere çöktüm. O sırada gagası arasında çekirge taşıyan başka bir kuş geldi. Kırık kanatlı kuşun yanına konarak gagası arasındaki çekirgeyi onun gagasına bıraktı.
   Bu durumu görünce içimden “bu kuşu öbürüne vasıta kılan ulu Allah nerede olursa olayım benim rızkımı da sağlamaya kadirdir” diyerek kazanç peşinden koşmaya son verdim ve kendimi tamamen ibadete adadım”
   İbrahim Ethem O’na:
   -“Peki neden sen o kırık kanatlı kuşa yiyecek taşıyan sağlam kuş olup ta daha yüksek dereceli olmak istemiyorsun? Sen peygamberimizin ”yüksek el (veren elin) alçak elden (alanın eli) daha hayırlıdır” diye buyurduğunu duymadın mı?
   Bu cevabı alan Şakik, İbrahim’in elini tutarak öptü ve “Ya Ebu İshak sen bizim üstadımızsın” dedi.
 
MÜSLÜMAN YARDIMLAŞIR
   İki kardeştiler. Ateşe tapan mecusilerin çok olduğu bir şehirde yaşıyorlardı. Kendileri de ateşe tapıyorlardı. Bir gün taptıkları ateşi denemek istediler. Ellerini ateşe soktular. Ateş hiç mi hiç tanımadı, İkisinin de ellerini fena halde yaktı.
   Çok kızdılar:
   — Bunca zamandır tapındığımız ateş bizi yine yakıyor, öyle ise neden buna ibadet edip duracağız? diyerek Bağdat’taki meşhur İslâm âlimi Malik bin Dinar’ın vaazını dinlemeye gittiler. Malik bin Dinar vaazında şöyle diyor­du:
   — Ateşi de, ateşe tapam da Allah yaratır. İnsanlar ya­ratığa değil, yaratana ibadet etmeli, O’na kullukta bulun­malıdırlar.
   Hemen karar veren küçük kardeş, Malik bin Dinar’a gidip durumunu anlattı. Müslüman olacağını söyleyerek, Kelime-i Şehadet getirdi:
   — Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh.
   Büyük kardeş ise korkuyordu.
   — Müslüman olduğumu patronum duyarsa beni işten kovar, aç kalırım, diye endişeleniyordu.
   Küçüğü ise:
   — Şimdi iman ettiğimiz Allah, ateş gibi değildir. O, kendine iman edeni de iman etmeyeni de aç bırakmaz, beni işimden kovsalar da yine Allah’a inanmakta devam edeceğim., diyordu.
   Malik bin Dinar da kendisini tebrik etti. Korkmamasını söyledi. Ne var ki küçük kardeşin iman ettiğini patronu öğrendi. Onu hemen işten çıkardı. Bununla da yetinmedi. Şehirdeki bütün iş sahiplerine haber göndererek, delikanlıya iş vermemelerini söyledi.
   Her gün çarşıya gidip iş arayan küçük kardeş, eve eli boş dönüyordu. Kimse ona iş vermiyordu.
   Aradan günler geçti. Fakat yine iş bulamadı. Evde de yiyecek birşey kalmamıştı. Allah’tan kurtuluş çaresi istedi.
   O gün yine eli boş döndü. Fakat annesi çok memnun
görünüyordu. Oğlunu kapıda karşıladı:
   — Oğlum, dedi, birisi sana çok para gönderdi. Bir de mektup yolladı.
   Mektubu heyecanla açan mü’min kardeş okumaya
başladı.
   — Sen İslâm’a girdiğin günden itibaren peşine taktığım adamımla durumunu takip ettirdim. Ateşe tapanların seni işinden kovacaklarını, aç bırakıp, dininden döndürmeye çalışacaklarını biliyordum. Nitekim tahminim doğru çıktı. Seni işinden çıkardılar, parasız kaldın. Biz Müslümanlar din kardeşlerimizin perişan olmasına asla razı olamayız. İşte sana ihtiyacından fazla para. Bunları harca, iş bulamadığın günlerde ise mutlaka bize uğra, perişan olma. Sana iş de buluruz, para da. imza: Bağdat camiinde vaazını dinleyerek İslâm’a girdiğin din âlimi Malik bin Dinar.
PAYLAŞ