Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiîn kimlerdir?

Yüce Allah buyuruyor:
(İslâm’a girmede) öne geçen muhacirler ve ensâr ile güzel bir şekilde onlara tâbi olanlar, Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Onlara alt tarafından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırladı. İşte bu en büyük kurtuluştur. (Tevbe, 100)

   Muhâcirlerden yani Mekkelilerden Ebû Bekir, Hadîce, Ali, Zeyd, Osman, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Zübeyr bin Avam ve Talhâ bin Ubeydullah (radıyallahu anhüm) İslâm’a girmede öne geçtikleri ve ilk müslümanlardan oldukları gibi,

   Ensâr’dan yani Medine’lilerden de Es’ad bin Zürâre, Râfi bin Mâlik, Avf bin Hâris, Kutbe bin Âmir, Utbe bin Âmir ve Hâris bin Abdullah (radıyallahu anhüm) İslâm’a girmede öne geçtiler ve ilk müslümanlardan oldular.

   Zorlu günlerin erleri, İslâm’ın öncüleri ve dinin temel taşları olan muhâcirler ile ensârdan Allah (c.c.) razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular, dünyada ve âhirette en büyük kurtuluşa erdiler. Öz kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar insanlıktan yoksun olan müşriklerin tam egemen oldukları ve inananlara her çeşit baskı, zulüm ve işkenceyi yaptıkları dönemde, bütün putları yok sayıp ve “kelime-i şehâdet” getirip müslüman olmak, her babayiğidin göze alabileceği bir iş değildir. Bu nedenle Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
  İnsanların en hayırlısı benim asrımda olanlardır. (Müslim)

Sahâbeler
Peygamberimiz (s.a.v.) in peygamber olarak yaşadığı 23 yıllık o mutlu döneme “Asr-ı saadet” denir. İnsanların en hayırlıları Asr-ı saadette yaşayıp Peygamberimizi (s.a.v.) gözleri ile görüp îman eden ve sohbetinde bulunup sahâbe olma mutluluğuna eren kimselerdir. İşte Peygamberimizi (s.a.v.) gözleri ile görüp îman eden, sohbetinde bulunan ve dinden dönmeden îman ile ölenlere sahâbî denir. Çoğulu ashâb ve sahâbe’dir. Görme özürü olanlar da îman edip Peygamberimiz (s.a.v.) ile konuşunca ve sohbetinde bulunup sesini duyunca sahâbe olurlar. Örneğin, gözleri hiç görmeyen Abdullah İbni Ümmi Mektûm gibi. Ancak her nimetin bir bedeli olduğu gibi hiç kuşkusuz sahâbe olmanında bir bedeli vardı. İşte sahâbeler müşriklerin tüm baskılarına rağmen îman ederek, her çeşit işkencelerine sabrederek, mallarını, mülklerini terk edip gurbetlere hicret ederek ve canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad ederek bu bedeli ödediler ki, “Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular”.

Sahâbeler muhâcir, ensâr ve diğerleri olmak üzere üç kısımdır
Yüce Allah buyuruyor:
   Îman edip Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. (Enfâl, 74)
1- Muhâcirler: Mekke’nin fethinden önce, Mekke’den ve diğer kabilelerden sadece Allah rızası, Peygambere kavuşma arzusu ve dine yardım etme amacı ile mallarını, mülklerini, yakınlarını ve doğup büyüdükleri yurtlarını terk edip Medine’ye gelenlere, Muhâcir (göçmen) denir.
2- Ensâr: Medine’nin çevresinde üç yahudi kabilesi ile merkezinde de Evs ve Hazrec adında iki büyük Arap kabilesi vardı. Evs ve Hazrec kabilesinden müslüman olup muhâcirlere sahip çıkan ve yardım edenlere Ensâr (yardım eden) denir.

Muhâcirler sadece Allah rızası, Peygambere kavuşma arzusu ve dine yardım etme amacı ile her şeylerini terk edip ve ölümü göze alıp Medine’ye hicret ettikleri ve Medine’ye geldikten sonra da yan gelip yatmayıp ve boş oturmayıp Allah yolunda müşriklerle cihad ettikleri gibi, Ensâr da yurtlarını terk edip kendilerine sığınan din kardeşlerine sahip çıktılar ve gurbette onları yalnız bırakmadılar. İki evi olan bir evini, sadece iki odası olan bir odasını, iki kat çamaşırı olan bir katını, iki hasırı olan bir hasırını, iki devesi olan bir devesini, iki altını olan bir altınını yani neleri varsa hepsini tam ortadan kardeşçe paylaştılar ve muhâcirlerle birlikte Allah yolunda cihad ettiler.

3- Diğer sahâbeler: Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etmek farzdı. Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilince ve orası da İslâm Ülkesi olunca, Medine’ye hicretin anlamı kalmadı. Bu nedenle fetihten sonra Medine’ye gelen müslümanlar sahâbe olmakla birlikte, Muhâcirlerin çektiği çileleri çekmedikleri ve ensâr’ın yaptığı fedakârlıkları yapmadıkları için, muhâcirîn ve ensârîn kapsamının dışında kaldılar ve onların derecelerine ulaşamadılar.

Sahâbelerin dereceleri
Ehl-i sünnet inancına göre sahâbenin en üstünü, “Hulefâ-i Râşidîn” denilen dört halifedir. Bu dört halifenin aralarındaki üstünlükleri de, halifelik sırasına göre Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’dir (radıyallahu anhüm).

   Dört halifeden sonra sahâbenin en üstünü, “Aşere-i mübeşşere” yani cennetle müjdelenen on kişiden diğer altısı Hz. Talhâ, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Saîd bin Zeyd, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas ve Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah’dır (radıyallahu anhüm).

   Aşere-i mübeşşere’den sonra sahâbenin en üstünü, birincisi Hz. Ebû Bekir ve kırkıncısı Hz. Ömer olmak üzere, Mekke’de ilk îman eden kırk sahâbe yani ilk kırklardır (radıyallahu anhüm). Bunlardan sonra sırasıyla Bedir savaşında hazır bulunanlar, Uhud savaşında hazır bulunanlar ve Hudeybiye’de Semure ağacının altında yapılan Biat-ı Rıdvan’da hazır bulunan sahâbelerdir (radıyallahu anhüm ecmeîn) “Allah hepsinden razı olsun”.

  İşte sahâbelerin en üstünleri bunlardır. Çünkü bunlar en zorlu günlerde îman etmiş, din uğrunda, Allah yolunda çok çileler çekmiş, evlerini, yurtlarını terk edip gurbetlere gitmiş ve İslâm’ın egemen olması için canlarıyla, mallarıyla sadece Allah rızası için cihad etmişlerdir.

   Biat-ı Rıdvan’dan sonra ve Mekke’nin fethinden önce îman edip Medine’ye hicret eden ve kendisine Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) ünvanı verilen Hz. Halid bin Velid, bir gün aşere-i mübeşşere’den Hz. Abdurrahman bin Avf’ı gücendirince,

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu:
Ey Halid! Ehl-i Bedir’den (Bedir savaşına katılan) bir kimseyi sakın gücendirme! Çünkü sen Uhud Dağı kadar sadaka versen, onun derecesine ulaşamazsın. (Hâkim-İbni Asâkîr)

İslâm’ı egemen kılmak için hayatı savaş meydanlarında geçen Halid bin Velîd gibi bir mücâhid sahâbe, Uhud Dağı kadar sadaka verse bile, Bedir gazilerinin derecesine ulaşamayacağına göre,

Lütfen haddimizi bilelim, onların yanında bir hiç olduğumuzu unutmayalım, aralarında ayrım yapmadan sahâbelerin hepsini sevelim ve kesinlikle onları eleştirmeye kalkışmayalım!..

Tâbiin
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Ümmetimin en hayırlısı benim asrımda olanlar (Sahâbeler), sonra onların ardından gelenler (tâbiin) ve sonra onların ardından gelenler (tebe-i tâbiin) dir. (Buhârî)

   Bu ümmetin en hayırlısı ve İslâm’ın canlı şâhitleri olan sahâbeler, ilâhî emirleri tebliğ etmek ve insanları uyarmak için, Peygamberimiz (s.a.v.) in vefâtından sonra çeşitli yerlere dağıldılar ve gittikleri yerlerdeki insanlara, Asr-ı saadeti, Peygamberimizi (s.a.v.) ve Peygamberimiz (s.a.v.) den duyduklarını, gördüklerini ve birlikte yaşayıp uyguladıklarını ayrıntıları ile
anlatıp uyarmaya çalıştılar.

   Îman edip en azından bir sahâbeyi gören ve onun sohbetinde bulunanlara tâbiin denir. İşte bu ümmetin sahâbelerden sonra en hayırlı olanları bunlardır. Bazıları dünyaya biraz geç geldikleri için bazıları da Yemen, Tâif, Umman ve Habeşistan gibi uzak ülkelerde yaşadıkları için Medine’ye gelip Peygamberimizi (s.a.v.) görme ve sohbetini dinleme fırsatını bulamayanlar ya da bugün giderim, yarın giderim diye ihmal edenler, İçleri yanarak Peygamberimizi (s.a.v.) gören gözleri gördüler ve sahâbelerin sohbetinde Asr-ı saadetin mânevî güzelliğini hayalen yaşayıp olgunlaşıp tâbiin derecesine ulaştılar.

Tâbiinin dereceleri
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Tâbiinin en hayırlısı Üveys (Veysel Karânî) dir. (Hâkim)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Kuşkusuz tâbiinin hayırlısı Üveys (Veysel Karânî) denilen kimsedir. Onun (yaşlı) bir annesi vardır, alaca hastalığı geçirmiştir. (Onu görünce) sizin için istiğfar etmesini isteyin. (Müslim)

Üveys (Veysel Karânî) den sonra tâbiinin üstünleri,
1- Aşere-i mübeşşereden olan sahâbelere erişip, onların sohbetinde
bulunanlar.
2- İlk muhâcirîn ile ensârdan olan sahâbelere erişip, onların sohbetinde
bulunanlar.
3- Diğer sahâbelere erişip, onların sohbetinde bulunanlar.

Sahâbelerin sohbetleri ile tâbiinden Kur’an ve hadis ilminde imamlar, fıkıh ilminde müctehidler, ahlâk, fazilet ve tasavvufta pek çok evliyalar yetişti.

İşte onlardan bazıları şunlardır;
Hasan-ı Basrî, Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekir, Saîd bin Müseyyeb, Urve bin Zübeyr, Sa’d bin Cübeyr, Hârice bin Zeyd bin Sâbit, Seleme bin Abdurrahman, Süleyman bin Yesar, İbn-i Sîrîn, Alkame bin Kays, Mesrûk bin Ecdâ, İmâm-ı Ebû Hanîfe, İbrahim bin Edhem ve İbn-i Kesîr (rahmetullâhi aleyhim) gibi.

Tebe-i tâbiin
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Allah’ın hayırlı kulları ki, onlar Allah’ı kullarına sevdirirler, kulları da Allah’a sevdirirler ve yeryüzünde öğüt vererek, insanları Allah’a davet ederek dolaşırlar. (Tirmizî)

Peygamberimiz (s.a.v.) 23 yıllık Asr-ı saadet döneminde geceyi gündüze katarak ve zamanla yarışarak zorlu günlerin erleri olan sahâbelerini yetiştirdiği ve âhiret âlemine irtihâl ederken İslâm’ı, Kur’an’ı onlara teslim ettiği gibi, Sahâbeler de geceyi gündüze katarak ve zamanla yarışarak kendilerinden sonra insanların en hayırlısı olan tâbiini yetiştirdiler ve âhiret âlemine irtihâl ederken, emaneti onlara teslim ettiler.

   Sahâbelerin âhiret âlemine irtihali ile görev artık tâbiinlere kalmıştı. Ümmet onlara emanetti, Kur’an onlara emanetti ve din onlara emanetti. Tâbiinler de geceyi gündüze katarak ve zamanla yarışarak emaneti teslim edecekleri tebe-i tâbiini en güzel bir şekilde yetiştirmeye gayret ettiler.

   Tâbiinin sohbetleri ile tebe-i tâbiinde de Kur’an ve hadis ilminde imamlar, fıkıh ilminde müctehidler, ahlâk, fazilet ve tasavvufta pek çok evliyalar yetişti. İşte onlardan bazıları şunlardır;
   İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî, Süfyan-ı Sevrî, Süfyan bin Uyeyne, Yahya bin Saîd el-Kattan, Şû’be bin Haccac, Leys bin Sa’d, Evzâî ve kadın evliyalardan Rabia-ı Adaviyye (rahmetullâhi aleyhim) gibi.

  Sahâbe ve tâbiinden sonra Allah’ın (c.c.) en hayırlı kulları olan tebe-i
tâbiin de, Allah’ı kullarına (insanlara) sevdirmek ve kulları da Allah’a sevdirmek
ve öğüt verip insanları dine davet etmek için yeryüzünde dolaştılar ve onlar da gerçekten görevlerini yaptılar. İnsanların en hayırlısı olan ve Selef-i sâlihîn denilen sahâbeleri, tâbiini
ve tebe-i tâbiini sevmek ve onların ictihadı üzere amel edip İslâmî hükümleri uygulamak, bizim üzerimize vâciptir.

Peki, biz ne yapıyoruz?
Allah’ı kullarına ve kulları Allah’a sevdirmek, öğüt vermek ve insanlara İslâm’ı anlatmak için sahâbeler, tâbiin ve tebe-i tâbiin kapı kapı dolaşırken, biz ne yapıyoruz?

   Gençler futbol sahalarında gool diye bağırırken ve birbirlerine taşla sopayla saldırırken, genç kızlarımız ve hanımlarımız da dışarıda yarı çıplak dolaşıp cinsel dengeleri bozarken ve kutsal aile yuvaları çatır çatır yıkılırken, biz ne yapıyoruz?

   İlkokulun alt sınıflarında okuyan öğrenciler, paketin üzerindeki “sağlığa zararlıdır” yazısına baka baka sigaranın dumanını akciğerlerine çekerken, ilkokulun üst sınıflarında okuyan öğrenciler de, önce bira ve sonra alkollü içkileri içerken ve liselerde okuyan erkek-kız öğrenciler uyuşturucu bağımlısı olurken, biz ne yapıyoruz?

   Bir yanda misyonerler tahrif edilmiş yalancı incilleri ülkemizde pazarlarken, açıkça hıristiyanlık propagandası yaparken ve gençlerimizi Avrupa’da iş bulma vaadiyle aldatıp hıristiyan yapmaya çalışırken, biz ne yapıyoruz?

   Diğer yanda Selef-i sâlihîni yani sahâbeleri, tâbiini, tebe-i tâbiini ve İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Şâfî gibi müctehidleri dışlayarak, sevgili Peygamberimizi (s.a.v.) yok sayarak ve Kur’an’ı diledikleri gibi yorumlayarak, “Kur’an’da bu yok, şu yok” diye dinimizi içten yıkmaya çalışanlar belirli kanallarda sapık fetvâlar verirken, biz ne yapıyoruz?

   Biz nerede! Zorlu günlerin erleri olan sahâbeler, tâbiin ve tebe-i tâbiin nerede? Allah onlardan razı olsun, cennet mekânları olsun ve Rabbim biz günahkâr kullarını onların hürmetine affedip bağışlasın, Âmîn!..

Ahmet Tomor Hocaefendi – www.ihvanlar.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir